Dr. Nedim BİRİNCİ
Dünya yeni bir dönemin eşiğinde değil; artık o dönemin içindedir.
Eski ittifaklar sorgulanıyor. Yeni güç merkezleri ortaya çıkıyor. Ticaret yolları değişiyor. Enerji hatları yeniden çiziliyor. Yapay zekâ, yarı iletkenler, veri, uzay, savunma sanayii, su ve gıda güvenliği artık klasik diplomasinin çok ötesinde birer millî güç unsuru hâline geliyor.
Bu nedenle Türkiye’nin önündeki mesele yalnızca dış politikada hangi ülkeye yakın olacağı değildir.
Asıl mesele şudur:
Türkiye, kurulmakta olan yeni dünya düzeninde hangi kapasitesiyle, hangi insan kaynağıyla, hangi teknolojisiyle ve hangi stratejik ağırlığıyla yer alacaktır?
Bugün bunu konuşmak zorundayız.
Çünkü önümüzdeki 20-30 yıl, yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın gelecek birkaç yüzyılını etkileyebilecek kadar önemli bir dönüşüm dönemidir.
TARİHİMİZ ÖZGÜVEN KAYNAĞIDIR, AMA GELECEĞİN GARANTİSİ DEĞİLDİR
Türk milleti tarih boyunca büyük devletler kurmuştur.
Hunlardan Göktürklere, Selçuklulardan Osmanlı’ya, oradan Cumhuriyet’e uzanan büyük bir devlet geleneğimiz vardır.
Atilla’yı hatırlamak gerekir.
Alparslan’ı hatırlamak gerekir.
Fatih Sultan Mehmet’i hatırlamak gerekir.
Mustafa Kemal Atatürk’ü hatırlamak gerekir.
Ama sadece hatırlamak yetmez.
Büyük devletlerin çocukları geçmişi ezberleyerek değil, geçmişten yöntem çıkararak büyür.
Fatih’in büyüklüğü yalnızca İstanbul’u fethetmesinde değildi. Çağının teknolojisini kullanmasında, farklı mühendislik çözümleri üretmesinde, dünyayı okumasında ve büyük hedefin gerektirdiği hazırlığı yapmasındaydı.
Atatürk’ün büyüklüğü yalnızca savaş kazanmasında değildi. Eğitimin, bilimin, kurumların ve bağımsız devlet aklının önemini görmesindeydi.
O halde tarihten çıkaracağımız ders şu olmalıdır:
Geçmişimiz bize cesaret vermeli ama bizi rehavete sürüklememelidir.
Geçmişte büyük olmak, gelecekte otomatik olarak büyük olmak anlamına gelmez.
Gelecek yeniden kazanılır.
YENİ DÜNYADA GÜÇ KAVRAMI DEĞİŞTİ
Bir zamanlar güç denildiğinde toprak, nüfus ve asker sayısı anlaşılırdı.
Bugün bunların yanına çok daha farklı alanlar eklendi.
Veriyi kim yönetiyor?
Çipi kim üretiyor?
Yapay zekâ algoritmalarını kim geliştiriyor?
Enerji depolama teknolojisi kimin elinde?
Ticaret hangi limanlardan geçiyor?
Küresel ödeme sistemlerini kim kontrol ediyor?
Kritik madenlere kim erişebiliyor?
Uzaydan kim haberleşiyor?
Kriz anında kim arabuluculuk yapabiliyor?
İşte 21. yüzyılın güç haritası bunlarla çiziliyor.
Türkiye’nin gelecek stratejisi de buna göre değişmelidir.
Yeni dönemin hedefi yalnızca askerî güç olmak değil; ekonomik, teknolojik, diplomatik ve kültürel olarak vazgeçilmez ülke hâline gelmek olmalıdır.
HÂKİMİYETTEN MERKEZİLİĞE
Geçmişte büyük devletler toprakları genişleterek güç oluşturuyordu.
Bugün ise büyük güçler ağlar kuruyor.
Enerji ağları.
Finans ağları.
Lojistik ağları.
Teknoloji ağları.
Dijital ağlar.
Savunma ağları.
Üniversite ve bilgi ağları.
Kültür ve medya ağları.
Türkiye’nin yeni stratejisinin ana kavramı bu nedenle “hâkimiyet” değil, merkezilik olmalıdır.
Yani Türkiye her şeyin sahibi olmaya değil, önemli sistemlerin merkezinde yer almaya çalışmalıdır.
Bu daha akıllı, daha sürdürülebilir ve daha gerçekçi bir güç anlayışıdır.
KÖPRÜ OLMAK YETMEZ, MERKEZ OLMALIYIZ
Türkiye yıllardır Avrupa ile Asya arasında köprü olarak tanımlanıyor.
Fakat artık bu tanım yetersizdir.
Köprüden geçilir.
Merkezde ise yatırım yapılır.
Üretim yapılır.
Finans oluşur.
Karar alınır.
Türkiye’nin hedefi üzerinden tren geçen bir ülke olmak değil; trenin yükünün işlendiği, sigortalandığı, finanse edildiği, üretime dönüştürüldüğü ülke olmak olmalıdır.
Orta Koridor bunun en önemli örneklerinden biridir.
Orta Asya’dan Hazar’a, Kafkasya’dan Türkiye’ye ve Avrupa’ya ulaşan bu hat Türkiye için büyük fırsattır.
Ama yalnızca transit gelir düşünürsek büyük resmi kaçırırız.
Limanlar kurulmalı.
Demiryolları güçlendirilmeli.
Lojistik merkezleri oluşturulmalı.
Sanayi bölgeleri bu güzergâhlara bağlanmalı.
Gümrük sistemi hızlandırılmalı.
Finans ve sigortacılık altyapısı geliştirilmelidir.
Türkiye, “köprü Türkiye” söyleminden “merkez Türkiye” modeline geçmelidir.
TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK STRATEJİK AVANTAJI: ÇOKLU AİDİYET
Türkiye’nin başka birçok ülkede olmayan önemli bir özelliği vardır.
Avrupa ile konuşabilir.
Rusya ile konuşabilir.
Türk dünyasıyla konuşabilir.
İslam dünyasıyla konuşabilir.
Afrika’ya ulaşabilir.
Balkanları bilir.
Kafkasya’yı anlayabilir.
Karadeniz’in güvenlik mimarisinin içindedir.
Doğu Akdeniz’de aktördür.
Bu çok büyük bir avantajdır.
Fakat bu avantajı kullanabilmek için Türkiye’nin kendisini tek bir bloğa mahkûm etmemesi gerekir.
Batı’dan kopmak strateji değildir.
Doğu’ya teslim olmak da strateji değildir.
Doğru olan şudur:
Herkesle konuşan, hiç kimseye bağımlı olmayan Türkiye.
Türkiye NATO üyesi olabilir, Avrupa ile güçlü ekonomik ilişkiler kurabilir, Rusya ile konuşabilir, Çin ile ticaret yapabilir, Türk dünyasını geliştirebilir, Körfez ülkeleriyle ortaklıklar kurabilir.
Bunların hiçbiri birbirinin alternatifi olmak zorunda değildir.
Asıl mesele millî çıkar merkezli denge kurabilmektir.
TÜRK DÜNYASI İKİNCİ AŞAMAYA GEÇMELİ
Türk Devletleri Teşkilatı önemli bir başlangıçtır.
Ancak kardeşlik söylemi artık kurumsal yapıya dönüşmelidir.
Ortak yatırım fonları kurulmalıdır.
Ortak teknoloji merkezleri oluşturulmalıdır.
Ortak üniversite programları geliştirilmelidir.
Öğrenci değişimleri artırılmalıdır.
Savunma sanayii iş birliği derinleştirilmelidir.
Enerji altyapıları birbirine bağlanmalıdır.
Dijital ödeme sistemleri üzerinde çalışılmalıdır.
Ortak girişim sermayesi fonları kurulmalıdır.
Türk dünyasının gerçek gücü sadece zirve toplantılarında çekilen aile fotoğraflarında değil; bir Kazak mühendisin, bir Azerbaycanlı araştırmacının, bir Özbek girişimcinin ve bir Türk yazılımcının aynı projede buluşmasında ortaya çıkacaktır.
Duygudan kuruma geçemeyen hiçbir birlik kalıcı güç oluşturamaz.
İSLAM DÜNYASIYLA YENİ BİR EKONOMİK MİMARİ
Türkiye’nin önemli hareket alanlarından biri de İslam dünyasıdır.
Körfez ülkeleri, Pakistan, Endonezya, Malezya, Orta Asya ve Afrika’daki Müslüman toplumlarla ekonomik ilişkiler stratejik düzeye çıkarılabilir.
Ama burada da yalnızca siyasi yakınlık yeterli değildir.
Ortak teknoloji yatırımları yapılmalıdır.
Savunma sanayii ortaklıkları geliştirilmelidir.
Enerji yatırımları artırılmalıdır.
Finans sistemlerinde yeni modeller kurulmalıdır.
Gıda güvenliği ve tarım teknolojilerinde iş birlikleri yapılmalıdır.
Türkiye bu geniş coğrafyada güvenilir üretim ve teknoloji ortağı olmalıdır.
BALKANLAR TÜRKİYE’NİN GELECEK STRATEJİSİNİN PARÇASIDIR
Balkanlara yalnızca tarih üzerinden bakmak büyük hata olur.
Bulgaristan’dan Kuzey Makedonya’ya, Kosova’dan Bosna-Hersek’e, Arnavutluk’tan Romanya’ya kadar uzanan coğrafya Türkiye’nin Avrupa’ya açılan stratejik ön kapısıdır.
Buradaki Türk ve Müslüman topluluklar yalnızca geçmişten kalan hatıralar değildir.
Onlar yaşayan bağlarımızdır.
Ancak yeni Balkan politikası nostaljiyle kurulamaz.
Üniversitelerle kurulmalıdır.
Gençlik programlarıyla kurulmalıdır.
Burslarla kurulmalıdır.
Teknoloji merkezleriyle kurulmalıdır.
Ortak şirketlerle kurulmalıdır.
Girişimcilik fonlarıyla kurulmalıdır.
Kültür ve medya ağlarıyla kurulmalıdır.
Türkiye’nin Balkanlardaki gerçek gücü, kaç kişinin Türkiye lehine slogan attığıyla değil, kaç gencin geleceğini Türkiye ile birlikte kurmak istediğiyle ölçülmelidir.
SAVUNMA SANAYİİ BİZE BİR MODEL GÖSTERDİ
Türkiye’nin savunma sanayiinde son yıllarda oluşturduğu kapasite önemli bir örnektir.
Bu başarı bize şunu gösterdi:
Uzun vadeli hedef konulur, mühendis yetiştirilir, özel sektör ile kamu birlikte çalışır ve teknolojiye sabırla yatırım yapılırsa sonuç alınabilir.
Şimdi aynı modeli başka sektörlere taşımamız gerekiyor.
Yarı iletkenlere.
Yapay zekâya.
Batarya teknolojilerine.
Nükleer enerjiye.
Uzay sistemlerine.
Biyoteknolojiye.
Robotik teknolojilere.
Siber güvenliğe.
Yeni nesil haberleşme sistemlerine.
Çünkü 21. yüzyılda teknolojik bağımlılık, zamanla siyasi bağımlılığa dönüşebilir.
Türkiye’nin artık bir Teknolojik Egemenlik Doktrini hazırlaması gerekir.
YENİ MİLLÎ GÜVENLİK CEPHESİ: SU, GIDA VE ENERJİ
Geleceğin savaşları yalnızca silahla olmayacaktır.
Su üzerinden baskı kurulacaktır.
Gıda üzerinden baskı kurulacaktır.
Enerji üzerinden baskı kurulacaktır.
Kuraklık büyük nüfus hareketlerine yol açacaktır.
İklim değişikliği şehirleri, tarımı ve üretimi etkileyecektir.
Türkiye şimdiden hazırlanmalıdır.
Su havzaları korunmalıdır.
Tarım topraklarının amaç dışı kullanımı sınırlandırılmalıdır.
Modern sulama sistemleri yaygınlaştırılmalıdır.
Tohum araştırmalarına yatırım yapılmalıdır.
Gıda stok ve lojistik altyapısı güçlendirilmelidir.
Enerji kaynakları çeşitlendirilmelidir.
Nükleer, güneş, rüzgâr ve depolama teknolojileri birlikte düşünülmelidir.
Çünkü gelecek yüzyılda suyunu ve gıdasını koruyamayan ülkenin yalnızca silahlı kuvvetlerinin güçlü olması yeterli olmayacaktır.
2040 PROJESİ OKULDAN BAŞLAMALIDIR
Türkiye’nin 2053 ve 2071 gibi uzun vadeli hedeflerinden söz ediyoruz.
Bu hedefleri konuşmak güzeldir.
Ancak arada bir köprüye ihtiyacımız vardır:
2040 Türkiye Projesi.
2040, sonuçların görülebileceği kadar yakın; ciddi bir dönüşümün gerçekleştirilebileceği kadar uzaktır.
O halde 2040 projesi okuldan başlamalıdır.
Öğretmenden başlamalıdır.
Laboratuvardan başlamalıdır.
Yabancı dilden başlamalıdır.
Matematikten başlamalıdır.
Bilim merakından başlamalıdır.
Çünkü 2040 Türkiye’sini bugün okul sıralarında oturan çocuklar yönetecektir.
Bugünün çocukları yarının mühendisleri olacaktır.
Bilim insanları olacaktır.
Diplomatları olacaktır.
Komutanları olacaktır.
Girişimcileri olacaktır.
Devlet yöneticileri olacaktır.
Öyleyse 2040’ın gerçek yatırımı betondan önce insana yapılmalıdır.
ÖĞRETMEN BİR MESLEK MENSUBU DEĞİL, GELECEK MİMARIDIR
Büyük Türkiye hedefinin merkezine öğretmeni koymadan başarı mümkün değildir.
Öğretmen yalnızca ders anlatan kişi değildir.
Yetenek keşfeder.
Merak uyandırır.
Karakter oluşturur.
Çocuğun ufkunu açar.
İyi öğretmen bir neslin kaderini değiştirebilir.
Bu nedenle en yetenekli gençlerin öğretmenliği tercih ettiği bir sistem kurulmalıdır.
Öğretmenin ekonomik ve sosyal itibarı yükseltilmelidir.
Sürekli mesleki gelişim desteklenmelidir.
Eğitimin kalitesi öğretmenin kalitesinden bağımsız düşünülemez.
HER ÇOCUĞUN LABORATUVARA DOKUNMASI GEREKİR
Çocuk bilimle sadece kitapta karşılaşmamalıdır.
Deney yapmalıdır.
Robot üretmelidir.
Kod yazmalıdır.
Teleskopla gökyüzüne bakmalıdır.
Elektronik devre kurmalıdır.
Tarım teknolojilerini görmelidir.
Bir problemi çözmeye çalışmalıdır.
Çünkü geleceğin bilim insanı yalnızca ezber yapan çocuklardan çıkmaz.
Merak edenlerden çıkar.
Soru soranlardan çıkar.
Yanılan ve tekrar deneyenlerden çıkar.
Laboratuvar birkaç seçkin okulun ayrıcalığı değil, her çocuğun hakkı olmalıdır.
YABANCI DİL ARTIK DERS DEĞİL, STRATEJİK GÜÇTÜR
Bir genç dünyanın bilgisini okuyamıyorsa dünyanın gerisinde kalır.
Yabancı dil öğretimini sınav testlerinden kurtarmalıyız.
Genç konuşabilmelidir.
Bilimsel makale okuyabilmelidir.
Uluslararası toplantıda kendini anlatabilmelidir.
Dünyanın herhangi bir yerindeki bilim insanıyla ortak çalışma yapabilmelidir.
Türk dünyasıyla ilişkiler açısından kardeş lehçelerin öğrenilmesine yönelik programlar da geliştirilmelidir.
Türkiye’nin gençleri hem dünyayla konuşmalı hem kendi medeniyet coğrafyasını anlamalıdır.
MATEMATİK BİR DERS DEĞİL, STRATEJİK KAPASİTEDİR
Yapay zekânın temelinde matematik vardır.
Savunma teknolojisinin temelinde matematik vardır.
Uzay teknolojisinin temelinde matematik vardır.
Finansın temelinde matematik vardır.
Mühendisliğin temelinde matematik vardır.
Bir ülkenin matematik eğitimindeki zayıflığı gelecekteki teknoloji kapasitesinin de zayıflığıdır.
Çocuğa matematiği korkulacak bir ders olarak değil, dünyayı çözmenin dili olarak öğretmeliyiz.
EN BÜYÜK SERVETİMİZ MERAK EDEN ÇOCUKTUR
Belki de bütün stratejinin kalbi buradadır.
Çocuklar sürekli soru sorar:
“Neden?”
“Nasıl?”
“Bu nasıl çalışıyor?”
“Bunu başka türlü yapamaz mıyız?”
Eğitim sistemi bu soruları azaltıyorsa yanlış yapıyor demektir.
İyi eğitim daha fazla soru doğurmalıdır.
Çünkü buluşların başlangıcında merak vardır.
Bilim meraktan doğar.
Teknoloji meraktan doğar.
Girişimcilik meraktan doğar.
2040 Türkiye’si soru sormaktan korkmayan çocuklarla kurulacaktır.
2040 İÇİN SOMUT HEDEFLER KOYMALIYIZ
Türkiye geleceğini sloganlarla değil, ölçülebilir hedeflerle kurmalıdır.
2040’a kadar her öğrencinin en az bir yabancı dili etkin kullanabilmesi hedeflenmelidir.
Her lise öğrencisinin en az bir bilim veya teknoloji projesinde yer alması sağlanmalıdır.
Her ilçede bilim ve teknoloji merkezi kurulmalıdır.
Mesleki eğitim sanayiyle doğrudan ilişkilendirilmelidir.
Üniversiteler diploma veren kurumlar olmaktan çıkarılıp araştırma ve teknoloji merkezlerine dönüştürülmelidir.
Yurt dışındaki başarılı Türk bilim insanlarını ülkeye döndürecek programlar hazırlanmalıdır.
Yapay zekâ, enerji, biyoteknoloji ve uzay alanlarında özel yetenek programları kurulmalıdır.
Bunlar yapılmadığı sürece 2053 ve 2071 yalnızca temenni olur.
TÜRKİYE’NİN 30 YILLIK STRATEJİ HARİTASI
Türkiye’nin günlük siyasetin üzerinde, hükümetler değişse bile sürdürülebilecek bir millî stratejiye ihtiyacı vardır.
2026-2030 dönemi stratejik dayanıklılık dönemi olmalıdır.
Ekonomik kırılganlıklar azaltılmalı; enerji, gıda, su, teknoloji ve savunma alanlarında temel kapasite oluşturulmalıdır.
2030-2040 dönemi teknolojik sıçrama dönemi olmalıdır.
Yarı iletken, yapay zekâ, uzay, enerji, biyoteknoloji ve ileri üretimde küresel markalar çıkarılmalıdır.
2040-2053 dönemi ise küresel merkez Türkiye dönemi olmalıdır.
İstanbul finans ve diplomasi merkezi olabilir.
Anadolu yüksek teknoloji ve üretim merkezi olabilir.
Trakya Avrupa lojistik kapısı olabilir.
Akdeniz enerji ve ticaret merkezi olabilir.
Karadeniz güvenlik ve enerji sahası olabilir.
Kafkasya ve Orta Asya Orta Koridor üzerinden Türkiye’ye bağlanabilir.
Balkanlar Türkiye’nin Avrupa derinliği olabilir.
Afrika ile üretim ve teknoloji ortaklıkları kurulabilir.
Bütün bunlar tek tek projeler değil, aynı stratejik mimarinin parçaları olmalıdır.
“DÜNYANIN YÖNETİMİ BİZİM OLACAK” SÖZÜNÜ DOĞRU OKUMALIYIZ
“Dünyayı yönetmek” ifadesi kulağa güçlü gelebilir.
Ama 21. yüzyılın dünyasında mesele başka milletlere hükmetmek olmamalıdır.
Asıl hedef dünyaya yön verebilmektir.
Sorun çözen ülke olmak.
Teknoloji üreten ülke olmak.
Arabuluculuk yapan ülke olmak.
Mazluma güven veren ülke olmak.
Bilim üreten ülke olmak.
İnsan yetiştiren ülke olmak.
Kriz anında aranan ülke olmak.
Türkiye’nin hedefi bundan dolayı sadece “süper güç” olmak değil, vazgeçilmez ülke olmak olmalıdır.
Öyle bir Türkiye ki Avrupa Asya’ya ulaşırken Türkiye’yi hesaba katsın.
Türk dünyası dünya pazarına çıkarken Türkiye ile birlikte hareket etsin.
Afrika Türkiye’yi güvenilir ortak görsün.
Balkan gençliği Türkiye ile birlikte gelecek düşünmek istesin.
Enerji ve ticaret yolları Türkiye’den geçsin.
Bilimsel ve teknolojik gelişmelerde Türkiye’nin imzası olsun.
Uluslararası krizlerde Ankara’nın kapısı çalınsın.
İşte gerçek güç budur.
GELECEĞE YÖN: DÖRT TEMEL SÜTUN
Türkiye’nin önümüzdeki dönemde bütün devlet kapasitesini dört temel sütun üzerinde toplaması gerektiğine inanıyorum:
İnsan, teknoloji, üretim ve adalet.
İnsan olmadan teknoloji olmaz.
Teknoloji olmadan yüksek katma değerli üretim olmaz.
Üretim olmadan ekonomik bağımsızlık olmaz.
Adalet ve güçlü kurumlar olmadan bunların hiçbiri kalıcı olmaz.
Dolayısıyla büyük Türkiye yalnızca askerî veya ekonomik büyüklük değildir.
Güvenilir mahkemesiyle, kaliteli üniversitesiyle, liyakatli bürokrasisiyle, güçlü öğretmeniyle, üretken sanayicisiyle ve umutlu genciyle büyük Türkiye olunur.
2053’Ü KAZANMANIN YOLU 2040’I, 2040’I KAZANMANIN YOLU BUGÜNÜ KAZANMAKTIR
Gelecek kendiliğinden gelmeyecek.
Hazırlananlara gelecek.
Çalışanlara gelecek.
Plan yapanlara gelecek.
Bilime yatırım yapanlara gelecek.
Çocuklarını iyi yetiştirenlere gelecek.
Türkiye büyük bir tarihe sahiptir.
Şimdi mesele büyük bir gelecek kurabilmektir.
Bunun için dünyaya sürekli “Biz geçmişte neydik?” diye anlatmak yerine kendimize şu soruyu sormalıyız:
2040’ta nasıl bir Türkiye istiyoruz?
Sonra ikinci soruyu sormalıyız:
O Türkiye için bugün hangi çocuğu yetiştiriyor, hangi öğretmeni destekliyor, hangi laboratuvarı kuruyor, hangi teknolojiyi üretiyoruz?
İşte büyük devlet aklı burada başlar.
2053’ü kazanmanın yolu 2040’ı kazanmaktan geçer.
2040’ı kazanmanın yolu ise bugünün okulunu, bugünün öğretmenini, bugünün bilimini ve bugünün gencini kazanmaktan geçer.
Dünya yerinden oynuyor olabilir.
Türkiye’nin yapması gereken bu hareketten korkmak değildir.
Dünyanın nereye gittiğini görmek, kendi yerini belirlemek ve yeni düzen kurulurken masaya hazır oturmaktır.
Çünkü gelecek bekleyenlerin değil;
geleceği görenlerin, planlayanların ve inşa edenlerin olacaktır.
Ve Türkiye’nin hedefi başkalarının kurduğu dünyada kendisine yer aramak değil;
kendi aklı, kendi insanı, kendi bilimi, kendi üretimi ve güçlü ortaklıklarıyla yeni dünyanın kurucu ülkelerinden biri olmaktır.
