Rafet ULUTÜRK
Prof. İvo Hristov’un gündeme taşıdığı “Türkiye Bulgaristan hakkında ne düşünüyor?” sorusu, aslında iki ülke ilişkilerinin çok ötesinde bir anlam taşıyor.
Çünkü bugün mesele yalnızca Türkiye’nin Bulgaristan’a nasıl baktığı değildir.
Asıl mesele şudur:
Bulgaristan, değişen Türkiye’yi ne kadar doğru okuyabiliyor?
Daha da önemlisi:
Türkiye ve Bulgaristan, yeni dünya düzeninde birbirlerini geçmişin korkularıyla mı değerlendirecek, yoksa geleceğin ortak çıkarlarıyla mı?
Balkanlar uzun yıllar boyunca büyük güçlerin rekabet alanı oldu. Sınırlar değişti, rejimler değişti, ittifaklar değişti. Fakat coğrafya değişmedi.
Türkiye hâlâ Bulgaristan’ın güneydoğusundadır.
Bulgaristan hâlâ Türkiye’nin Avrupa’ya açılan en önemli kapılarından biridir.
Karadeniz hâlâ iki ülkeyi aynı güvenlik kuşağında buluşturmaktadır.
Ve Balkanların geleceği hâlâ Ankara ile Sofya’nın birbirini nasıl okuyacağıyla yakından ilgilidir.
DEVLETLER GEÇMİŞİ UNUTMAZ AMA GELECEĞİ DE GEÇMİŞE TESLİM ETMEZ
Türkiye-Bulgaristan ilişkilerini değerlendirirken tarih elbette önemlidir.
Bulgaristan Türklerinin yaşadığı acılar, zorla isim değiştirme politikaları, göçler, Belene ve hafızamızda yer etmiş pek çok olay unutulamaz.
Unutulmamalıdır da.
Ancak tarih, devletlerin önünü kapatan bir duvar hâline getirilmemelidir.
Çünkü devlet aklı yalnızca “ne yaşandı?” sorusunu sormaz.
Şunu da sorar:
“Bundan sonra ne yapmalıyız?”
Doğru yaklaşım üç kelimede özetlenebilir:
Geçmişte adalet, bugün eşitlik, gelecekte ortaklık.
Hafıza korunmalıdır.
Haklar savunulmalıdır.
Ama gelecek de inşa edilmelidir.
BULGARİSTAN TÜRKİYE’Yİ ESKİ KAVRAMLARLA OKURSA HATA YAPAR
Türkiye artık yalnızca Bulgaristan’ın sınır komşusu değildir.
Karadeniz’de, Balkanlarda, Kafkasya’da, Doğu Akdeniz’de ve Orta Asya’da aynı anda politika üreten; ulaştırmadan savunma sanayisine, enerjiden diplomasiye kadar çok farklı alanlarda kapasite geliştiren bir ülkedir.
Bu dönüşüm Bulgaristan açısından bir tehdit olarak değil, stratejik bir gerçeklik olarak okunmalıdır.
Çünkü güçlü bir Türkiye, Bulgaristan’ın otomatik olarak zayıflaması anlamına gelmez.
Tam tersine, doğru ilişki kurulursa Türkiye’nin büyüyen ekonomik ve bölgesel kapasitesi Bulgaristan için de fırsata dönüşebilir.
Türkiye ile Bulgaristan’ın ilişkisi sıfır toplamlı bir oyun değildir.
Bir taraf kazanırken diğer tarafın kaybetmesi gerekmez.
Asıl mesele, iki ülkenin birbirlerinin güçlü yanlarını nasıl tamamlayacağıdır.
COĞRAFYA İKİ ÜLKEYİ REKABETTEN ÇOK İŞ BİRLİĞİNE ZORLUYOR
Haritaya bakıldığında tablo çok açıktır.
Türkiye Avrupa’ya uzanırken Bulgaristan üzerinden geçen güzergâhlar büyük önem taşır.
Bulgaristan ise Türkiye üzerinden İstanbul’a, Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’ya ve daha geniş Asya coğrafyasına erişebilir.
Bu nedenle iki ülkenin ilişkisini yalnızca diplomatik nezaket çerçevesinde değil, stratejik karşılıklı bağımlılık kavramıyla değerlendirmek gerekir.
Karayolları, demiryolları, sınır kapıları, enerji hatları, limanlar ve lojistik merkezleri artık sıradan altyapı yatırımları değildir.
Bunlar geleceğin jeopolitik gücüdür.
Bu açıdan bakıldığında İstanbul-Edirne-Kırcaali-Filibe-Sofya hattı sadece şehirleri birbirine bağlayan bir koridor değildir.
Doğru planlanırsa Avrupa ile Asya arasında yeni bir ekonomik eksen olabilir.
İSTANBUL-SOFYA STRATEJİK EKONOMİK EKSENİ
Türkiye ve Bulgaristan artık daha büyük düşünmelidir.
İki ülke önüne somut bir hedef koymalıdır:
İstanbul-Sofya Stratejik Ekonomik Ekseni.
Bu eksen yalnızca bir otoyol projesi olmamalıdır.
İçinde demiryolu, lojistik, enerji, teknoloji, sanayi, turizm ve ticaret olmalıdır.
İstanbul’un üretim, finans ve teknoloji kapasitesi;
Edirne’nin sınır ve lojistik avantajı;
Kırcaali’nin iki ülke arasındaki insan ve kültür bağlantıları;
Filibe’nin sanayi altyapısı;
Sofya’nın Avrupa Birliği içindeki konumu…
Bütün bunlar tek bir stratejik plan altında düşünülmelidir.
Bulgaristan için kritik soru şudur:
Türkiye ile Avrupa arasında sadece geçilen bir ülke mi olacak, yoksa bu ticaretin değer üreten merkezlerinden biri mi?
Bu iki yaklaşım arasında çok büyük fark vardır.
“YA AVRUPA YA TÜRKİYE” ANLAYIŞI STRATEJİK KÖRLÜKTÜR
Bulgaristan’ın Avrupa Birliği üyeliği ile Türkiye ilişkilerini birbirine rakip iki seçenek gibi göstermek yanlış olur.
Bulgaristan’ın asıl avantajı zaten burada yatıyor.
Bir tarafta Avrupa Birliği’nin içindedir.
Diğer tarafta Türkiye ile doğrudan sınırı vardır.
Bu durum bir problem değil, doğru kullanılırsa büyük avantajdır.
Sofya’nın sorusu:
“Avrupa mı Türkiye mi?”
olmamalıdır.
Doğru soru:
“Avrupa ile Türkiye arasındaki konumumuzu nasıl ekonomik ve siyasi güce dönüştürebiliriz?”
olmalıdır.
Aynı şekilde Ankara da Bulgaristan’ı sadece bir komşu veya Bulgaristan Türklerinin yaşadığı ülke olarak görmemelidir.
Bulgaristan, Türkiye’nin Avrupa stratejisinde daha merkezi bir yere oturtulmalıdır.
KARADENİZ İKİ ÜLKENİN ORTAK STRATEJİK ALANIDIR
Türkiye-Bulgaristan ilişkilerinin önümüzdeki yıllarda daha da önem kazanacağı alanlardan biri Karadeniz’dir.
Karadeniz artık yalnızca deniz ticaretiyle açıklanamaz.
Güvenlik, enerji, ulaşım, savunma ve uluslararası rekabetin merkezlerinden biri hâline gelmiştir.
Türkiye’nin Türk Boğazları üzerindeki konumu ile Bulgaristan’ın Karadeniz kıyısındaki rolü birlikte düşünüldüğünde, Ankara ile Sofya arasında daha kurumsal bir stratejik diyaloğa ihtiyaç olduğu açıktır.
Karadeniz güvenliği, liman bağlantıları, enerji altyapısı, deniz ticareti ve kriz yönetimi konularında iki ülke daha sürekli mekanizmalar geliştirmelidir.
Geçici hükümetler, dönemsel krizler veya lider değişiklikleri bu iş birliğini kesintiye uğratmamalıdır.
Çünkü devlet politikası kişilerle değil kurumlarla kalıcı hâle gelir.
BULGARİSTAN TÜRKLERİ BİR “AZINLIK MESELESİ” DEĞİL STRATEJİK SERMAYEDİR
Türkiye-Bulgaristan ilişkilerinde en önemli unsurlardan biri Bulgaristan Türkleridir.
Ancak burada zihniyet değişikliği gerekir.
Bulgaristan Türklerini yalnızca “azınlık politikası” başlığı altında değerlendirmek eski dünyanın yaklaşımıdır.
Bugünün dünyasında iki dili, iki kültürü, iki ülkenin toplumsal yapısını bilen insanlar büyük bir stratejik değerdir.
Bulgaristan Türkleri;
Bulgaristan’ı bilir.
Türkiye’yi bilir.
İki toplumun hassasiyetlerini bilir.
Aile, ticaret ve kültür bağlarına sahiptir.
Bu, Bulgaristan için büyük bir insan sermayesidir.
Bundan korkulmamalıdır.
Bundan yararlanılmalıdır.
Ancak bunun temel şartı açıktır:
Eşit vatandaşlık.
Türkler yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan bir seçmen grubu olmamalıdır.
Devlet yönetiminde, diplomaside, üniversitelerde, ekonomide, bürokraside ve yerel yönetimlerde liyakatleri oranında yer bulmalıdır.
Bir vatandaş kendisini devletin eşit sahibi hissediyorsa o devlet daha güçlüdür.
KIRCAALİ’YE BAKIŞ DEĞİŞMELİ
Bu noktada Kırcaali ayrıca önemlidir.
Kırcaali’yi yalnızca Türk nüfusun yoğun olduğu bir seçim bölgesi olarak görmek büyük bir vizyon eksikliğidir.
Kırcaali’nin geleceği sandık hesabına indirgenemez.
Kırcaali, Türkiye ile Bulgaristan arasında ekonomik, kültürel ve insani bir bağlantı merkezi olabilir.
Bu nedenle Kırcaali’ye “sınır bölgesi” mantığıyla değil, “bağlantı bölgesi” anlayışıyla bakılmalıdır.
Sınır bölgesi dediğinizde merkezden uzaklığı düşünürsünüz.
Bağlantı bölgesi dediğinizde iki ekonomik alanın birleştiği stratejik kavşağı görürsünüz.
Kırcaali’de;
sanayi,
lojistik,
tarım,
turizm,
üniversite,
mesleki eğitim
ve sınır ötesi ticaret projeleri geliştirilebilir.
Gençlerin göç etmek zorunda olmadığı bir ekonomik yapı kurulabilir.
TÜRK SEÇMENİ DE YENİ DÖNEMİ DOĞRU OKUMALIDIR
Sorumluluk yalnızca Sofya’da değildir.
Bulgaristan Türkleri de siyaset anlayışlarını yenilemelidir.
Artık sadece:
“Bizden kim?”
sorusuyla siyaset yapılmamalıdır.
Yeni soru şudur:
“Kim bize, bölgemize ve Bulgaristan’a hizmet ediyor?”
Bir siyasetçinin Türk ismi taşıması, tek başına yeterli değildir.
Hizmetine bakılmalıdır.
Liyakatine bakılmalıdır.
Halka yakınlığına bakılmalıdır.
Yatırım getiriyor mu?
Gençlere iş imkânı sağlıyor mu?
Vatandaşın kapısını açıyor mu?
Bölgesini geliştiriyor mu?
Bunlara bakılmalıdır.
Kimlik önemlidir ama kimlik hizmetin yerine geçemez.
TÜRKLERİN GELECEĞİ TEK PARTİYE BAĞLANMAMALIDIR
Bulgaristan Türklerinin geleceğini bir siyasi partinin kaderine bağlamak da uzun vadede doğru değildir.
Türkler demokratik sistemin her alanında yer almalıdır.
Sağda da…
Solda da…
Merkezde de…
Yerel yönetimlerde de…
Devlet bürokrasisinde de…
Akademide de…
İş dünyasında da…
Çünkü gerçek siyasi güç yalnızca oy oranıyla ölçülmez.
Temsil kapasitesiyle ölçülür.
Bir toplum ne kadar geniş bir kadro yetiştirirse o kadar güçlü olur.
Önümüzdeki on yıl Bulgaristan Türkleri için bir kadro yetiştirme dönemi olmalıdır.
Dil bilen, hukuk bilen, ekonomi bilen, Avrupa Birliği mekanizmalarını tanıyan, Türkiye’yi ve Bulgaristan’ı birlikte okuyabilen gençler yetiştirilmelidir.
Kişilere bağlı siyaset yerine kurumlara ve kadrolara dayalı siyaset geliştirilmelidir.
ANKARA’NIN DA BULGARİSTAN POLİTİKASI DERİNLEŞMELİ
Türkiye açısından da yeni bir yaklaşım gerekir.
Bulgaristan politikası yalnızca soydaş politikası değildir.
Üç ayrı sütun üzerine oturmalıdır:
Devletten devlete ilişki.
Toplumdan topluma ilişki.
Ekonomiden ekonomiye ilişki.
Yalnızca hükümetlerle görüşmek yetmez.
Üniversiteler, belediyeler, iş dünyası, medya, sivil toplum ve gençlik kuruluşları arasında da sürekli ilişkiler geliştirilmelidir.
Türkiye’nin hedefi Bulgaristan Türklerini Bulgaristan’dan uzaklaştırmak değil, Bulgaristan’ın güçlü ve eşit vatandaşları hâline gelmelerini desteklemek olmalıdır.
Çünkü güçlü Bulgaristan Türkü hem Bulgaristan’a hem Türkiye’ye fayda sağlar.
2035 İÇİN ORTAK STRATEJİK VİZYON
İki ülke artık günü kurtaran politikalar yerine uzun vadeli hedefler koymalıdır.
Neden bir “Türkiye-Bulgaristan 2035 Stratejik İşbirliği Vizyonu” hazırlanmasın?
Bu vizyon beş ana başlığa dayanabilir:
Ulaştırma: İstanbul-Sofya demiryolu ve karayolu kapasitesinin artırılması, sınır geçişlerinin hızlandırılması.
Ekonomi: Ortak sanayi bölgeleri, lojistik merkezleri ve teknoloji yatırımlarının artırılması.
Enerji: Elektrik, doğal gaz ve yeni enerji altyapılarında iş birliğinin geliştirilmesi.
İnsan: Öğrenci değişimleri, ortak üniversite programları, mesleki eğitim ve girişimcilik ağları.
Güvenlik: Karadeniz, sınır güvenliği, düzensiz göç ve afet yönetiminde koordinasyon.
Bunlar yapılırsa ilişkiler günlük politikadan çıkar ve devlet politikası hâline gelir.
BALKANLARDA YENİ BİR ÜÇGEN
Bir adım daha ileri düşünmek gerekir.
Önümüzdeki yıllarda Ankara-Sofya-Bükreş hattının daha fazla önem kazanması mümkündür.
Bu üç ülke Balkanlar ile Karadeniz’i birbirine bağlayan önemli bir coğrafyanın aktörleridir.
Ulaştırma, enerji, güvenlik ve ticaret alanlarında kurulacak daha güçlü mekanizmalar, Balkanların dış güç rekabetine mahkûm edilmesini azaltabilir.
Balkan ülkeleri kendi geleceklerini yalnızca dışarıdan gelen projelerle değil, kendi aralarındaki iş birliğiyle de şekillendirmelidir.
ASIL SORU ŞUDUR: BULGARİSTAN 2035’E HAZIR MI?
Prof. İvo Hristov’un “Türkiye Bulgaristan hakkında ne düşünüyor?” sorusu önemlidir.
Ama ben bu sorunun yanına birkaç soru daha koyuyorum:
Bulgaristan, Türkiye’nin önümüzdeki on yılda ulaşabileceği bölgesel kapasiteyi doğru hesaplıyor mu?
Bulgaristan Türkleri yeni dönemde sadece seçim sonuçlarını belirleyen seçmenler mi olacak, yoksa ülkenin geleceğini şekillendiren kadrolar mı yetiştirecek?
Kırcaali bir seçim bölgesi olarak mı kalacak, yoksa Türkiye-Bulgaristan ekonomik koridorunun merkezlerinden biri mi olacak?
Ve en önemlisi:
Bulgaristan Türkiye ile olan sınırını Avrupa’nın kenarı olarak mı görecek, yoksa Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan stratejik kapı olarak mı?
Cevap, önümüzdeki on yılların yönünü belirleyecektir.
GELECEĞİ COĞRAFYAYI DOĞRU OKUYANLAR KURACAK
Balkanlar geçmişte yeterince acı yaşadı.
Savaşlar gördü.
Göçler gördü.
Kimlik çatışmaları gördü.
Aileler parçalandı.
Toplumlar birbirinden uzaklaştırıldı.
Bu tarihi unutmamalıyız.
Ama tarihin bizi esir almasına da izin vermemeliyiz.
Çünkü hafızanın görevi yeni düşmanlık üretmek değil, aynı hataların tekrarını önlemektir.
Türkiye ile Bulgaristan’ın önünde önemli bir fırsat vardır.
Güçlü bir Türkiye, güçlü bir Bulgaristan ve eşit vatandaşlık temelinde güçlü Bulgaristan Türkleri birbirine rakip değildir.
Tam tersine birbirini tamamlayan üç unsurdur.
Yeni Balkan düzeninin anahtarı da burada yatmaktadır:
Geçmişi unutmadan, bugünü doğru okuyarak ve geleceği birlikte planlayarak ilerlemek.
Çünkü devletlerin kaderini yalnızca sahip oldukları coğrafya belirlemez.
O coğrafyayı ne kadar doğru okudukları belirler.
Ve bugün Ankara ile Sofya’nın önündeki en büyük görev, birbirlerini korkuların diliyle değil, ortak çıkarların ve ortak geleceğin diliyle yeniden okumaktır.
