Yazarlarımız

AVRUPA’NIN KOKUSU VE GERÇEKLERİ: O B*KUN İÇİNDEKİ UYGARLIK MASALI

Gülten RAYİMOĞLU

Avrupa medeniyetinin bugünkü parlak yüzüne aldananlara biraz tarih koklatmak gerekir.
Hem de öyle çiçekli, parfümlü bir kokudan değil; bizzat orta çağ Avrupa’sının burun direğini kıran, kemiklere işleyen pisliğinden, kokusundan, cehaletinden ve yoksulluğundan söz ediyorum.
Evet, tam da 1500’lü yıllardan…

Bugün “medeniyetin beşiği” olarak pazarlanan İngiltere’de insanlar senede bir kez banyo yapardı.
O da Mayıs ayında. Haziran ayındaki düğünlerin sebebi bu “mevsimsel temizlik”ten ibaretti. Gelinlerin elindeki çiçek buketleri ise sadece estetik bir aksesuar değil, kokuyu bastırmaya yarayan doğal deodoranttı.

İşin daha da ilginci, banyo dediğimiz şey; bir fıçıya su doldurmak, önce evin erkeğini, sonra sırayla çocukları, kadınları ve bebekleri aynı suya sokmaktan ibaretti. Su o kadar kirlenirdi ki, içinde bir bebeğin kaybolması bile ihtimal dâhilindeydi. Bugün hâlâ İngilizcede kullanılan “Don’t throw the baby out with the bathwater” (Banyo suyuyla birlikte bebeği de atma) deyimi işte tam olarak buradan gelir.

Evler? Çatılar saman, altı boş. Kediler, fareler, köpekler hep orada yaşardı.
Yağmur yağınca hayvanlar evin içine düşerdi. Bu yüzden yüksek direkli yataklar yapıldı.
“Eşikten içeri” lafının gerçek anlamı da yere serilen samanların kapıdan dışarı taşmasını önleyen tahta parçası olan “thresh-hold”dan gelir.

SOFRALAR, ÇANAKLAR VE ZEHİRLER

Yemek mi? Kazan günlerce ateşte kaynar, içine her gün bir şeyler atılırdı. Sebzeler, biraz et…
Bazen o kazanda dokuz gün kalan bezelye lapası olurdu. Hani şu İngiliz tekerlemesi var ya:
Peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old… İşte o kadar.

Domates mi? Zehirli sanılıyordu. Neden mi? Çünkü kullanılan kurşun-kalay alaşımı tabaklar domatesin asidiyle tepkimeye giriyor, insanları zehirliyordu. O kadar cehalet içinde yaşıyorlardı ki, bu sebeple 400 yıl boyunca domates “öldürücü” sanıldı.

Tahta tabak mı? Bayat ekmekten yapılırdı. Küflenir, kurtlanır, asla yıkanmazdı.
İnsanların ağızları çürür, “trench mouth” denilen hastalık yaygınlaşırdı.
Parası olan kurşun kadehten içti, olmayan toprak kaplardan.
Zehirlenip bayılanları ölü sanıp gömerlerdi. Sonra dirilince panik yaşanırdı.
Bu yüzden mezarlarda çan sistemi bile kuruldu; “ya diri gömersek” korkusundan.

PİS KENTLER, KOKAN KRALLAR, LAZIMLIK DİPLOMASİSİ

Krallar tuvalete değil, lazımlığa otururdu. O da bir tahttı zaten. 14. Louis, devlet işlerini burada hallederdi. Sokaklara boca edilen dışkılar 17. yüzyıla kadar Avrupa kentlerinin doğasıydı.

İngiliz büyükelçilerin Osmanlı’da Tarabya’ya gönderilme sebebi de lazımlıklarını camdan sokağa boşaltmalarıydı. Taksim’e taşınmaları için Osmanlı’dan “tuvalet kullanma” sözü almak zorunda kaldılar. Bu bile bizim temizlik anlayışımızla onların “medeniyet” anlayışı arasındaki farkın tarihî belgesidir.

PEKİ, NE OLDU DA BU AVRUPA BİZİ SOLLADI?

İşte sorulması gereken asıl soru bu!
Bunca cehaletin, pisliğin, zehirlenmenin, geri kalmışlığın içindeki Avrupa, nasıl oldu da sanayi devrimiyle atağa geçti? Bu çürümüş zihniyet, hangi akılla kalkınmayı başardı?

Cevap net: Onlar, zamanla bilimi önceledi, matbaayı kullandı, eğitimi tabana yaydı, üretimi sanayileştirdi. Kilisenin boyunduruğundan çıkıp aklı özgürleştirdiler.
Biz ise, tam tersine bilim adamlarını, filozofları, öncüleri ya hapsettik ya da susturduk.

İşte bu yüzden bugünün “temiz” Avrupa’sı, bir zamanlar b*k içinde yaşadığı halde kalkınırken; bizler, gül kokulu saraylarımız, mermer hamamlarımız, taş sokaklarımızla övünürken yerimizde saydık.

Bu köşe yazısı bir öz eleştiri çağrısıdır. Geçmişin kokusunu hatırlayalım ama geleceği de sadece nostaljiyle değil, akılla ve üretimle kuralım.
Yoksa bugünün ‘temiz’ Avrupa’sı yine bizi kokusuyla değil, teknolojisiyle boğar.


Not: Medeniyet, temiz çamaşırla değil; temiz bir akılla başlar.

Bir Cevap Yazın