Yazarlarımız, Yorum-Analiz

Türkiye’nin Kayıp Hazineleri: Asıl Hazine Sandıklarda Değil, Hafızamızdadır

Rafet ULUTÜRK

Bir sandık dolusu altın kaybolduğunda ona hazine diyoruz.
Peki bir milletin hafızasından bir kitap, bir yazma eser, bir arşiv veya geçmişini aydınlatabilecek tarihî bir belge kaybolduğunda buna ne diyeceğiz?
Sosyal medyada zaman zaman “Türkiye’nin kayıp hazineleri” başlığı altında çeşitli anlatılar karşımıza çıkıyor. Kayıp kitaplardan, gömülü sandıklardan, saray hazinelerinden, çalınan eserlerden ve yeri bilinmeyen tarihî objelerden söz ediliyor.
Bunların bir kısmı belgelerle araştırılması gereken tarihî meselelerdir; bir kısmı ise yıllar içerisinde efsaneyle gerçeğin birbirine karıştığı anlatılardır.
Dolayısıyla her rivayeti tarihî gerçek kabul etmek doğru değildir.

Ancak bütün bu hikâyelerin arkasında çok daha önemli bir soru vardır:
Türkiye’nin gerçekten kayıp hazinesi nedir?
Kanaatimce mesele birkaç sandık altın bulmaktan çok daha büyüktür.
Çünkü bir milletin en değerli hazinesi altını değil; hafızasıdır.

HAZİNE DENİLİNCE NEDEN HEP ALTIN DÜŞÜNÜYORUZ?

Yüzyıllardır hazine kelimesi insan zihninde altın, mücevher, değerli taş ve gizli sandıklarla özdeşleşmiştir.
Oysa devletler ve medeniyetler açısından çok daha değerli hazineler vardır.
Bir devlet arşivi bazen tonlarca altından değerlidir.

Bir hükümdarın mektubu bir dönemin diplomasisini değiştirebilir.
Bir seyahatname unutulmuş bir yerleşimin tarihini ortaya çıkarabilir.
Bir tapu defteri yüzyıllar öncesinin nüfusunu, mülkiyet yapısını ve sosyal hayatını gösterebilir.
Bir el yazması bilim tarihinin bilinmeyen bir sayfasını açabilir.
Bir mezar taşı dahi bize bir ailenin, bir köyün ve hatta bir bölgenin geçmişini anlatabilir.
İşte bu nedenle hazine kavramını yeniden düşünmeliyiz.
Altın harcanır. Mücevher satılır. Para değer kaybeder.
Fakat bilgi, doğru korunduğunda nesiller boyunca değer üretir.

ANADOLU’NUN ALTI KADAR ÜSTÜ DE HAZİNE

Türkiye dünyanın en büyük tarihî kavşaklarından biridir.
Anadolu ve Trakya topraklarından Hititler, Frigler, Lidyalılar, Urartular, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı gibi çok sayıda devlet ve medeniyet geçti.

Bunun anlamı şudur:
Bu coğrafyanın hemen her şehrinde geçmişin bir izi bulunmaktadır.
Fakat bizim asıl görevimiz toprağın altında define aramak değildir.
Asıl görevimiz, toprağın üstündeki medeniyet mirasını korumaktır.

Bir tarihî çeşme yıkılıyorsa orada hazinemizi kaybediyoruz.
Eski bir mezarlık yok oluyorsa hazinemizi kaybediyoruz.
Bir köyün yaşlıları vefat ederken onların hatıralarını kaydetmiyorsak hazinemizi kaybediyoruz.
Sandıklardaki eski fotoğraflar çöpe gidiyorsa yine hazinemizi kaybediyoruz.
Çünkü tarih yalnızca saraylarda yaşamaz.
Tarih bazen bir köy evinin sandığındadır.

KAYIP KİTAPLAR, YAZMALAR VE ARŞİVLER

Beni kayıp altınlardan daha fazla düşündüren konu budur.
Yüzyıllar içerisinde savaşlar, yangınlar, istilalar, göçler, ihmaller ve kaçakçılık nedeniyle sayısız eser yer değiştirdi veya ortadan kayboldu.
Bugün dünyanın farklı müze, kütüphane ve koleksiyonlarında Anadolu, Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasından çıkmış eserlerle karşılaşabiliyoruz.

Bunların her birinin hukuki ve tarihî hikâyesi elbette ayrı ayrı incelenmelidir.
Fakat mesele yalnızca eserlerin fiziksel olarak geri getirilmesi değildir.
Bir başka büyük mesele daha vardır:
Bilginin geri getirilmesi.

Dünyanın farklı arşivlerinde Türkiye ve Türk tarihiyle ilgili kaç belge bulunmaktadır?
Balkan arşivlerinde ne vardır?
Avrupa kütüphanelerinde hangi Osmanlı belgeleri bulunmaktadır?
Özel koleksiyonlarda hangi mektuplar, haritalar, günlükler ve fotoğraflar vardır?
İşte önümüzdeki dönemin büyük kültür politikalarından biri bu olmalıdır.

  1. YÜZYILIN HAZİNE AVCILARI ARKEOLOGLAR KADAR DİJİTAL TARİHÇİLER OLACAK

Burada geleceğe bakmamız gerekiyor.
Eskiden hazine arayan insan eline kazma alıyordu.k
Geleceğin hazine araştırmacısı ise bilgisayarın başına oturacak.
Yapay zekâ yüz binlerce belgeyi tarayabilecek.
Osmanlıca metinlerin okunmasına yardımcı olacak.
Eski haritalarla yeni haritaları karşılaştırabilecek.

Farklı ülkelerin arşivlerindeki belgeler arasında bağlantılar kurabilecek.
Soy ağacı kayıtlarını, nüfus defterlerini, mezar taşlarını, fotoğrafları ve tarihî belgeleri aynı veri tabanında buluşturabilecek.
Bu nedenle Türkiye’nin önünde muazzam bir fırsat bulunmaktadır:

MİLLÎ DİJİTAL HAFIZA PROJESİ

Türkiye yalnızca kendi arşivlerini dijitalleştirmekle yetinmemelidir.
Balkanlardan Orta Asya’ya, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya ve Avrupa’ya kadar Türk tarihini ilgilendiren belgelerin dijital envanterinin çıkarılması uzun vadeli bir devlet politikası hâline getirilmelidir.
Bulgaristan’daki bir arşivde bulunan Osmanlı belgesiyle İstanbul’daki bir kayıt aynı dijital sistemde buluşabilmelidir.
Üsküp’teki bir mezar taşı, Edirne’deki bir nüfus defteriyle karşılaştırılabilmelidir.
Kırcaali’deki eski bir aile fotoğrafı İstanbul’daki göç kayıtlarıyla ilişkilendirilebilmelidir.
İşte gerçek hazine avcılığı budur.

BALKANLARDA UNUTULAN HAZİNEMİZ

Türkiye’nin tarihî hafızasını yalnızca bugünkü sınırları içerisinde aramak da büyük hata olur.
Çünkü Osmanlı’nın yüzyıllarca yaşadığı Balkan coğrafyası başlı başına dev bir tarih arşividir.
Bulgaristan’da…
Yunanistan’da…
Kuzey Makedonya’da…
Kosova’da…
Bosna-Hersek’te…
Arnavutluk’ta…
Romanya’da…
Sırbistan’da…
Binlerce cami, çeşme, köprü, mezarlık, tekke, vakıf eseri, kitabe ve aile arşivi bulunmaktadır.
Bazıları korunmuştur.
Bazıları kaybolmuştur.

Bazıları ise kaybolmanın eşiğindedir.
Balkanlarda yapılacak en büyük tarih çalışması yalnızca büyük eserlerin restorasyonu değildir.
Köy köy, kasaba kasaba hafıza envanteri çıkarılmasıdır.
Çünkü bazen büyük tarih küçük köylerde saklanmaktadır.

EN BÜYÜK KAYIP: İNSAN HAFIZASI

Fakat bizi bekleyen daha acil bir mesele vardır.
Yaşlılarımız gidiyor.
Onlarla beraber yüz yıllık hikâyeler de gidiyor.

Bir nine vefat ediyor; Balkanlardan Anadolu’ya uzanan göç hikâyesinin son canlı şahidi kayboluyor.
Bir dede vefat ediyor; köyün eski isimlerini bilen son insan gidiyor.
Bir eski öğretmen vefat ediyor; okulun yarım asırlık hafızası kapanıyor.
Bir imam, zanaatkâr, asker veya çiftçi gidiyor; onunla birlikte onlarca hatıra toprağa giriyor.

İşte burada hepimize görev düşmektedir.
Anne ve babalarımızı konuşturmalıyız.
Dedelerimizi, ninelerimizi kaydetmeliyiz.
Eski fotoğrafların arkasına isim ve tarih yazmalıyız.
Aile belgelerini taramalıyız.
Mezar taşlarını kayıt altına almalıyız.

Köylerimizin tarihini yazmalıyız.
Çünkü bugün sıradan gördüğümüz bir bilgi, elli yıl sonra paha biçilemez tarihî belge olabilir.

GENÇLERE SESLENİYORUM: HAZİNE ARIYORSANIZ KÜTÜPHANEYE GİRİN

Gençlerimize farklı bir hazine anlayışı öğretmeliyiz.
Hazine aramak istiyorsanız yalnızca toprağa bakmayın.
Arşive girin.
Kütüphaneye girin.
Bir büyüğünüzün kapısını çalın.
Eski fotoğrafları inceleyin.

Bir köyün tarihini araştırın.
Bir mezar taşının üzerindeki yazıyı çözmeye çalışın.
Unutulmuş bir Türkçe kelimeyi kaydedin.
Bir türkünün hikâyesini öğrenin.
Çünkü bazen bir kelime, bir sandık altından daha değerlidir.

KÜLTÜR MİLLÎ GÜVENLİK MESELESİDİR

Konunun stratejik boyutu burada başlamaktadır.
21. yüzyılda ülkeler yalnızca askerî güçleriyle mücadele etmiyor.
Tarih üzerinden de mücadele ediyorlar.
Kimlik üzerinden mücadele ediyorlar.
Kültür üzerinden mücadele ediyorlar.
Arşivler üzerinden mücadele ediyorlar.

Bir toplum kendi tarihini bilmiyorsa başkalarının yazdığı tarihe mahkûm olur.
Kendi belgelerini koruyamıyorsa geçmişi hakkında başkalarının yorumlarına bağımlı hâle gelir.
Bu nedenle kültürel miras yalnızca Kültür Bakanlığının meselesi değildir.
Kültürel hafıza aynı zamanda millî güvenlik meselesidir.

KAYIP HAZİNELERDEN KAYIP HAFIZAYA

Türkiye’de kayıp olduğu iddia edilen hazinelerin hikâyeleri elbette araştırılacaktır.
Tarihçiler araştıracaktır.
Arkeologlar araştıracaktır.
Sanat tarihçileri araştıracaktır.
Arşiv uzmanları belgelerin peşine düşecektir.

Fakat toplum olarak daha büyük soruyu sormalıyız:
Biz hangi hazinelerimizi gözümüzün önünde kaybediyoruz?
Eski evlerimizi…
Mezarlıklarımızı…
Kitabelerimizi…
Aile fotoğraflarımızı…
Türkülerimizi…
Ağızlarımızı…
Hatıralarımızı…
Ve en önemlisi geçmişimizle kurduğumuz bağı.
Bunları kaybettikten sonra altın sandığını bulsak ne olur?

GELECEĞİN EN ZENGİN MİLLETLERİ HAFIZASINI KORUYANLAR OLACAK

Önümüzdeki yıllarda dünyada yeni bir mücadele başlayacaktır.
Veriye sahip olma mücadelesi.

Tarihî veri de bunun parçasıdır.
Milyonlarca belgesini dijitalleştiren, kültürel mirasını kayıt altına alan, dünyanın farklı bölgelerindeki tarihî belgelerini tespit eden ve bunları yapay zekâyla analiz edebilen milletler geçmişlerini çok daha güçlü biçimde geleceğe taşıyacaktır.

Türkiye bu yarışta geride kalmamalıdır.
Hatta Türk dünyası ortak bir Türk Dünyası Dijital Hafıza Ağı kurmayı düşünmelidir.
Anadolu’dan Balkanlara, Kafkasya’dan Türkistan’a uzanan tarihî hafıza ortak bir bilimsel altyapıyla gelecek nesillere aktarılmalıdır.
Bu, belki de gelecek elli yılın en büyük kültür projelerinden biri olacaktır.

HAZİNE BELKİ DE EVİMİZİN İÇİNDE

İnsanlık yüzyıllardır kayıp hazinelerin peşinden koşuyor.
Sandıklar aranıyor.
Altınlar aranıyor.
Mücevherler aranıyor.
Fakat bazen en büyük hazineyi ararken yanı başımızdaki hazineyi göremiyoruz.
Babamızın anlattığı hatıra…

Annemizin sakladığı eski fotoğraf…
Dedemizin sandığındaki belge…
Köyümüzün mezarlığındaki kitabe…
Bir kütüphanenin rafında unutulmuş kitap…

Bir Balkan köyünde hâlâ ayakta duran Osmanlı çeşmesi…
Bunların her biri hazinedir.
Ve belki de Türkiye’nin kayıp hazinelerini aramaya başlamamız gereken ilk yer toprağın altı değil, kendi hafızamızdır.
Çünkü bir millet altınını kaybederse yeniden kazanabilir.
Toprağını kaybederse mücadele ederek geri alabilir.
Servetini kaybederse yeniden üretebilir.
Ama hafızasını kaybeden bir millet, zamanla kendisini de kaybeder.
Bu yüzden bugün yapılması gereken bellidir:
Geçmişimizi arayacağız.
Bulduğumuzu kaydedeceğiz.
Kaydettiğimizi koruyacağız.
Koruduğumuzu çocuklarımıza öğreteceğiz.
Ve geleceğe yalnızca eser değil, hafıza bırakacağız.

Bir Cevap Yazın