Gülşat İBRAHİM
Bazı insanlar makamlarıyla tanınır.
Bazıları unvanlarıyla hatırlanır.
Bazıları ise hiçbir unvana ihtiyaç duymadan, yıllar boyunca ortaya koydukları emekle, cesaretle, sadakatle ve fedakârlıkla milletin gönlünde yer edinir.
BULTÜRK Genel Başkanı Rafet Ulutürk’ün Türk dünyasına yönelik çalışmaları da yalnızca bir dernek başkanının faaliyetleri olarak değerlendirilemez. Bu çalışmalar; Balkanlardan Kerkük’e, Kırcaali’den Batı Trakya’ya, Anadolu’dan Orta Asya’ya kadar uzanan büyük bir gönül coğrafyasını aynı ideal etrafında buluşturma mücadelesidir.
Bu nedenle kendisine zaman zaman “Türk dünyasının ağası”, “ağabeyi” veya “abisi” denilmesi tesadüf değildir.
Çünkü ağabeylik yalnızca yaşça büyük olmak değildir.
Ağabeylik; zor zamanda öne çıkmak, yük almak, yol göstermek, kırgınlıkları gidermek, insanları aynı sofrada ve aynı ülküde buluşturabilmektir.
Kerkük’ten Rumeli’ye Uzanan Ortak Dava
Savaş Avcı’nın Kerkük ve Türkmeneli hakkında yaptığı değerlendirme, Türk dünyasının karşı karşıya bulunduğu temel gerçeği yeniden hatırlatmaktadır.
Kerkük’te yaşayan Türkmenlerin hak ve hukukunun Ankara’nın emanetinde olduğunun ifade edilmesi, yalnızca diplomatik bir cümle değildir. Bu ifade, Türkiye’nin tarihî ve vicdani sorumluluğuna işaret etmektedir.
Aradan 101 yıl geçtikten sonra Kerkük Valiliği makamına bir Türkmenin getirilmesi, sembolik olduğu kadar stratejik bir gelişmedir.
Çünkü Kerkük, yalnızca bir şehir değildir.
Kerkük; Türk dünyasının hafızası, Türkmeneli’nin kalbi, yüzyıllardır süren bir varoluş mücadelesinin merkezidir.
Bir Türkmenin Kerkük Valiliği makamına gelmesi, orada yaşayan soydaşlarımız açısından temsil, güven ve gelecek umudu anlamına gelmektedir.
Ancak bu gelişme aynı zamanda şunu da göstermektedir:
Türkiye kararlı olduğunda, tarihî bağlarına sahip çıktığında ve diplomatik ağırlığını doğru kullandığında Türk dünyasının kaderinde önemli değişiklikler meydana gelebilmektedir.
Rumeli Türkleri Cumhuriyetin Hafızasıdır
Rumeli Türkleri Vakfı Mütevelli Heyeti Başkan Vekili Kemal Baltepe’nin konuşmasında vurguladığı kültürel ve eğitim hakları meselesi de son derece önemlidir.
Rumeli Türkleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin yalnızca göç etmiş bir topluluğu değildir.
Rumeli Türkleri, Cumhuriyetin kuruluşunda emeği bulunan, Anadolu’nun sosyal, kültürel, askerî ve ekonomik yapısına büyük katkılar sunmuş kurucu topluluklardan biridir.
Balkanlardan Anadolu’ya gelen insanlar yalnızca evlerini, tarlalarını ve şehirlerini geride bırakmadılar.
Onlar aynı zamanda büyük bir medeniyet hafızasını, devlet tecrübesini, üretim kültürünü ve mücadele ruhunu da Anadolu’ya taşıdılar.
Bu nedenle Rumeli Türklerinin kültürel mirasının korunması, yalnızca bir topluluğun geçmişine sahip çıkmak değildir.
Bu mirası korumak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş hafızasına sahip çıkmaktır.
Dil, eğitim, tarih bilinci, aile yapısı, gelenekler ve kültürel kurumlar korunmadığında bir topluluk fiziken varlığını sürdürse bile zamanla kimliğini kaybedebilir.
İşte bu yüzden Rumeli Türklerinin eğitim ve kültür hakları, günlük siyasetin ötesinde bir devlet politikası olarak ele alınmalıdır.
Türkiye Yüzyılı’nın İçini Doldurmak
Avrasya Türk Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı İsmail Cengiz’in dile getirdiği şu düşünce, Türk dünyası siyasetinin özeti niteliğindedir:
“Büyük ve güçlü devlet olmak istiyorsak, nerede bir Türk gözyaşı döküyorsa o gözyaşına mendil tutmalıyız.”
Bu söz, yalnızca duygusal bir kardeşlik çağrısı değildir.
Aynı zamanda güçlü devlet olmanın ahlaki tanımıdır.
Türkiye Yüzyılı, yalnızca yollarla, köprülerle, fabrikalarla, enerji yatırımlarıyla veya savunma sanayisiyle açıklanamaz.
Bunların tamamı elbette gereklidir.
Ancak Türkiye Yüzyılı’nın gerçek anlamı, Türkiye’nin gönül coğrafyasına sahip çıkabilme kapasitesinde ortaya çıkacaktır.
Kerkük’te bir Türkmen haksızlığa uğradığında, Batı Trakya’da bir Türk okulunun kapısına kilit vurulduğunda, Bulgaristan’da bir soydaşımız kimliğini savunmak zorunda kaldığında, Kırım’da, Doğu Türkistan’da veya başka bir Türk yurdunda insanlar acı çektiğinde Türkiye’nin vicdanı harekete geçmelidir.
Çünkü büyük devlet yalnızca kendi sınırlarını koruyan devlet değildir.
Büyük devlet; tarihî sorumluluklarını bilen, kültürel bağlarını yaşatan ve mazlum kardeşlerinin yanında duran devlettir.
Dernekler Yemek Masalarının Değil, Fikir Masalarının Merkezi Olmalıdır
BULTÜRK Genel Başkanı Rafet Ulutürk’ün açılış konuşmasında yaptığı dernek ve sivil toplum vurgusu, bugün Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarının yeniden düşünmesi gereken temel bir meseledir.
Ulutürk’ün söylediği gibi dernekler yalnızca toplantı yapmak, konser düzenlemek veya yemek masalarında bir araya gelmek için kurulmaz.
Elbette sosyal buluşmalar, kültürel etkinlikler ve dayanışma programları önemlidir.
Ancak bir sivil toplum kuruluşunun görevi bunlarla sınırlı kalmamalıdır.
Dernekler proje üretmelidir.
Araştırma yapmalıdır.
Gençleri yetiştirmelidir.
Devlete, hükümete ve topluma yol gösterecek fikirler ortaya koymalıdır.
Eğitim, kültür, ekonomi, dış politika, göç, aile, gençlik ve sosyal dayanışma alanlarında somut çalışmalar hazırlamalıdır.
Bir ülkenin kalkınması yalnızca devlet kurumlarının çalışmasıyla gerçekleşmez.
Üniversiteler, düşünce kuruluşları, vakıflar, dernekler, iş dünyası ve gönüllüler de bu kalkınmanın parçası olmak zorundadır.
Bu açıdan bakıldığında sivil toplum, devletin alternatifi değil; milletin devlete uzanan aklı, eli ve vicdanıdır.
Aynı Dili Konuşmak Yetmez, Aynı İdeale İnanmak Gerekir
Rafet Ulutürk’ün konuşmasındaki en güçlü mesajlardan biri şudur:
“Önemli olan aynı dili konuşmak değil, aynı düşüncede olmak, birlikte mücadele etmek ve birlikte çalışmaktır.”
Türk dünyası uzun yıllar boyunca ortak dil, tarih ve kültür üzerinden tarif edildi.
Fakat yalnızca ortak geçmişe sahip olmak, ortak gelecek kurmaya yetmez.
Ortak gelecek için ortak hedefler gerekir.
Eğitimde iş birliği gerekir.
Ekonomide dayanışma gerekir.
Kültürel projeler gerekir.
Medya alanında ortak iletişim ağları gerekir.
Gençler arasında güçlü bağlar kurulması gerekir.
Bilim, teknoloji, savunma, tarım ve enerji alanlarında ortak kurumlar geliştirilmesi gerekir.
Türk dünyası ancak duygusal kardeşliğini kurumsal iş birliğine dönüştürebilirse küresel bir güç merkezi hâline gelebilir.
Aksi hâlde kardeşlik sözlerde kalır, coğrafyalar arasındaki mesafeler büyür ve ortak tarih geleceğe taşınamaz.
Farklı Coğrafyalar, Tek Vatan Duygusu
“Farklı coğrafyalardan gelmiş olabiliriz ama Türkiye hepimizin vatanıdır.”
Bu cümle, Türkiye’nin toplumsal yapısını anlamak açısından son derece değerlidir.
Türkiye; Balkan Türklerinin, Kafkasya’dan gelenlerin, Kırım Türklerinin, Ahıska Türklerinin, Türkmeneli’nin, Anadolu’nun ve Türkistan coğrafyasının ortak evidir.
Bu ülkenin şehirlerinde farklı hikâyeler taşıyan milyonlarca insan yaşamaktadır.
Kimisi Kırcaali’den gelmiştir.
Kimisi Üsküp’ten, Prizren’den, Selanik’ten, Kerkük’ten, Bakü’den, Kırım’dan veya Ahıska’dan…
Fakat hepsinin ortak noktası Türkiye’yi güvenli bir liman, tarihî bir merkez ve ortak bir vatan olarak görmesidir.
Türkiye bu nedenle yalnızca 85 milyon insanın yaşadığı bir devlet değildir.
Türkiye, yüz milyonlarca insanın umut bağladığı büyük bir medeniyet merkezidir.
Türk dünyasının kalbi olarak Türkiye ne kadar güçlü olursa, Türk dünyası da o kadar güçlü olacaktır.
Rumeli’ye Geçiş, Bir Fetih Değil Medeniyet Yolculuğuydu
Programda Türklerin Rumeli’ye geçiş süreci, Balkanlar’daki tarihî varlığı ve Kırcaali bölgesinin Türk kültür tarihindeki önemi hakkında verilen bilgiler, geçmişle gelecek arasında güçlü bir köprü oluşturmuştur.
Türklerin Rumeli’ye geçişi yalnızca askerî bir hareket olarak görülemez.
Bu süreç aynı zamanda bir medeniyet taşınmasıdır.
Türkler Balkanlara yalnızca asker göndermedi.
Köprüler, yollar, hanlar, hamamlar, camiler, çeşmeler, imarethaneler, vakıflar ve eğitim kurumları kurdular.
Toprağı işlediler.
Şehirleri geliştirdiler.
Farklı toplulukların birlikte yaşayabileceği bir düzen oluşturdular.
Kırcaali de bu tarihî varlığın en güçlü merkezlerinden biridir.
Bugün Kırcaali’yi anlatmak, yalnızca bir şehrin geçmişini anlatmak değildir.
Kırcaali’yi anlatmak; Balkanlardaki Türk varlığını, kimlik mücadelesini, acıları, göçleri ve yeniden ayağa kalkma iradesini anlatmaktır.
“Kırcaali Efsanesi” kitabı ve belgeseli de bu nedenle sıradan bir kültürel çalışma değildir.
Bu eser, unutulmaya çalışılan bir hafızanın yeniden görünür hâle getirilmesidir.
Teşekkür Sertifikasının Ötesindeki Anlam
Konferansın ardından Rafet Ulutürk tarafından İsmail Cengiz’e “Teşekkür Sertifikası” ve “Kırcaali Efsanesi” kitabının takdim edilmesi, bir nezaket göstergesinden daha büyük bir anlam taşımaktadır.
Bu takdim, Türk dünyası için emek veren insanlar arasındaki dayanışmanın sembolüdür.
Türk dünyasının en büyük ihtiyacı, birbirini küçümseyen, dışlayan ve rekabet eden yapılar değil; birbirinin emeğini takdir eden, destekleyen ve tamamlayan kurumlardır.
Birlik, yalnızca aynı salonda bulunmak değildir.
Birlik, başkasının emeğini kendi başarısı gibi görebilmektir.
Birlik, farklı kurumların aynı hedef için omuz omuza verebilmesidir.
Birlik, kişisel hesapların önüne millî hedefleri koyabilmektir.
Kaç Yıllık Çabanın Sonuçları
Savaş Avcı, Kemal Baltepe, İsmail Cengiz ve Abdullah Türer Yener gibi Türk dünyası mücadelesine katkı sunan isimlerin Rafet Ulutürk’ün yanında bulunması, aslında uzun yıllar boyunca verilen emeğin bir sonucudur.
Bugün yapılan konferanslar, yayımlanan kitaplar, gösterilen belgeseller, kurulan ilişkiler ve oluşturulan gönül köprüleri bir günde meydana gelmedi.
Bunların arkasında yıllarca süren sabır vardır.
Görmezden gelinmeye karşı direnmek vardır.
İmkânsızlıklar içinde çalışmak vardır.
Kapı kapı dolaşmak, insanları bir araya getirmek, belgeleri toplamak, tarihî hafızayı kayıt altına almak ve genç nesillere aktarmak vardır.
Bir dava insanı için en büyük başarı, adının öne çıkması değildir.
En büyük başarı, yıllar önce söylediği fikirlerin zamanla toplum tarafından kabul edilmesi ve kurumlar tarafından uygulanmaya başlanmasıdır.
Bugün Türk dünyası, Balkanlar, Kerkük, Kırcaali ve sivil toplumun yeniden yapılandırılması gibi konular daha fazla konuşuluyorsa, bunda yıllar boyunca sesini duyurmaya çalışan insanların büyük payı vardır.
Türk Dünyasının Ağabeyliği Sorumluluk İster
Rafet Ulutürk’e “Türk dünyasının ağabeyi” denilmesi elbette büyük bir iltifattır.
Fakat bu ifade aynı zamanda ağır bir sorumluluğu da beraberinde getirir.
Ağabey, herkesi dinler.
Ağabey, kırgınlıkları büyütmez.
Ağabey, gençlerin önünü açar.
Ağabey, geçmişi korurken geleceği de düşünür.
Ağabey, yalnızca alkışlanan günlerde değil, zor günlerde de insanların yanında olur.
Türk dünyasının ihtiyacı, yalnızca güzel konuşmalar yapan insanlara değil; uzun yıllar boyunca istikrarlı biçimde çalışan, bedel ödeyen ve sonuç üreten dava insanlarına duyulan ihtiyaçtır.
Bu nedenle Türk dünyası mücadelesinde tecrübe ile gençliğin, tarih ile teknolojinin, duygu ile stratejinin bir araya getirilmesi gerekmektedir.
Bir Ömrün En Büyük Kazancı
Hayatta bazı insanlar büyük servetler bırakır.
Bazıları büyük binalar inşa eder.
Bazıları ise arkasında yetişmiş insanlar, kurulmuş kurumlar, yazılmış kitaplar ve diri tutulmuş bir millî hafıza bırakır.
Rafet Ulutürk’ün yıllar boyunca ortaya koyduğu çalışmaların en önemli yönü de budur.
Bu çalışmaların değeri yalnızca bugünkü programlarla ölçülemez.
Asıl değer, gelecekte Türk dünyası için mücadele edecek gençlerin bu eserlerden, tecrübelerden ve kurulan ilişkilerden yararlanmasıyla ortaya çıkacaktır.
Bir insanın gönlü bütün Türk coğrafyasını kucaklayabiliyorsa, onun emeği bir şehirle veya bir kurumla sınırlandırılamaz.
Kerkük’ün acısını hisseden, Kırcaali’nin tarihini yaşatan, Rumeli’nin kültürünü koruyan ve Anadolu’nun güçlenmesi için çalışan herkes aynı büyük davanın mensubudur.
İyi ki Varsınız
Bugün ortaya çıkan çalışmalar, yılların emeğinin ve sabrının sonucudur.
Yapılan her konferans, yayımlanan her kitap, gösterilen her belgesel ve kurulan her gönül köprüsü Türk dünyasının geleceğine bırakılmış birer emanettir.
Bu nedenle Rafet Ulutürk’e yöneltilen teşekkür, yalnızca şahsına yapılmış bir iltifat değildir.
Bu teşekkür; Türk dünyası için çalışan, zamanını, emeğini ve imkânlarını bu davaya adayan bütün insanlara yöneltilmiş bir vefa ifadesidir.
Kaç yıllık çabanın, emeğin ve fedakârlığın sonuçlarını bugün daha açık biçimde görüyoruz.
Yaptığınız çalışmalarla gurur duyuyoruz.
Emeğinize sağlık.
Kerkük’ten Kırcaali’ye, Rumeli’den Türkistan’a kadar bütün Türklük coğrafyasını kucaklayan gönlünüze sağlık.
İyi ki varsınız.
Sağ olun, var olun.
Çünkü Türk dünyası yalnızca güçlü liderlere değil; gönülleri birleştiren, kurumları buluşturan, gençlere yol açan ve davayı nesilden nesile taşıyan ağabeylere de ihtiyaç duymaktadır.
