İbrahim SOYTÜRK
İçeride Hukuk ve Liyakat, Dışarıda Öngörü ve Stratejik Ortaklık
Bir devletin gerçek gücü yalnızca tanklarının, uçaklarının, askerlerinin veya ekonomik büyüklüğünün toplamından ibaret değildir. Asıl güç; kurumların sağlamlığı, hukukun üstünlüğü, kamu yönetiminde liyakat, teknolojik bağımsızlık, stratejik öngörü ve doğru ortaklıklar kurabilme kabiliyetiyle ortaya çıkar.
Bugün dünya çok hızlı değişiyor. İttifaklar yeniden şekilleniyor, güç merkezleri yer değiştiriyor, savunma teknolojileri dönüşüyor, enerji güzergâhları yeniden hesaplanıyor. Bu yeni dönemde devletlerin önündeki en büyük soru artık yalnızca “Ne kadar güçlüyüz?” değildir.
Asıl soru şudur:
“Gücümüzü ne kadar akıllıca kullanıyoruz, geleceği ne kadar erken görüyoruz ve kriz çıkmadan önce ne kadar hazırlık yapabiliyoruz?”
İşte devlet aklı tam burada başlar.
MAKAM EMANETTİR, DEVLET KİŞİLERDEN BÜYÜKTÜR
Devlet yönetiminin ilk şartı, makamların şahsi mülk değil emanet olarak görülmesidir.
Bakanlık, belediye başkanlığı, valilik, genel müdürlük, milletvekilliği veya herhangi bir kamu görevi…
Bunların hiçbiri bir kişiye sonsuz yetki vermez.
Aksine, sorumluluğu artırır.
Çünkü o makamda kullanılan yetki şahıs adına değil millet adına kullanılır.
Kullanılan bütçe milletindir.
İmzalanan karar devlet adına alınır.
Yönetilen kurum gelecek nesillere aittir.
Bu nedenle kamu makamında bulunan herkesin temel sorusu şu olmalıdır:
“Bu görev bana ne kazandıracak?” değil, “Ben bu görevde millete ne kazandıracağım?”
Devlet ciddiyeti burada başlar.
DEVLETE SADAKAT ŞAHSA DEĞİL HUKUKA SADAKATTİR
Devlete sadakat çoğu zaman yanlış anlaşılır.
Devlete sadakat, bir siyasi lidere veya partiye kayıtsız şartsız bağlılık değildir.
Gerçek sadakat;
Anayasa’ya,
hukuka,
milletin ortak menfaatine,
kamu malına,
devletin devamlılığına
bağlılıktır.
Çünkü hükümetler değişir.
Liderler değişir.
Partiler değişir.
Ama devlet devam eder.
Bu nedenle gerçek devlet adamlığı, siyasi dönemlerle kalıcı devlet menfaatini birbirinden ayırabilme yeteneğidir.
DEVLET AKLI İNTİKAM DEĞİL ADALET ÜRETİR
Burada çok önemli bir çizgi vardır.
Devlet, kendisine zarar verdiğini düşündüğü kişilerden intikam alan bir yapı olamaz.
Devlet hesap sorar.
Fakat bunu hukukla yapar.
Delille yapar.
Yargıyla yapar.
Savunma hakkını koruyarak yapar.
Çünkü güçlü devlet, yalnızca cezalandırabilen devlet değildir.
Güçlü devlet, kendisine karşı suç işlediği iddia edilen kişiye bile hukuk içinde davranabilen devlettir.
Adalet duygusu kaybolursa, devletin bütün diğer kurumları zamanla zayıflar.
Bu nedenle “devlet hesabını sorar” ifadesi ancak hukuk devleti sınırları içerisinde anlam taşır.
DEVLETİ İÇERİDEN ZAYIFLATAN TEHLİKE: LİYAKATSİZLİK
Devletler yalnızca dış tehditlerle yıkılmaz.
Bazen içerideki yanlış yönetim, dış düşmandan daha fazla zarar verebilir.
Liyakatsiz atamalar…
Akraba kayırmacılığı…
Yolsuzluk…
Kamu kaynaklarının kişisel çıkar için kullanılması…
Ehliyet yerine kör sadakat…
Eleştirinin düşmanlık sayılması…
Bütün bunlar devlet kapasitesini aşındırır.
Bir ülkeye zarar vermek için mutlaka gizli bilgi satmak gerekmez.
Yanlış insanı kritik göreve getirmek de devlete ağır zarar verebilir.
Bu nedenle güçlü devletin üç temel ilkesi olmalıdır:
Ehliyet, liyakat ve ahlak.
EN BÜYÜK DEVLET AKLI: YANLIŞI OLMADAN ENGELLEMEK
Bir kişi görevi kötüye kullandıktan sonra görevden almak mümkündür.
Fakat asıl mesele şudur:
O kişi o makama nasıl geldi?
Kim değerlendirdi?
Hangi kriterlerle atandı?
Hangi denetimlerden geçti?
İşte stratejik devlet yönetimi, yanlış ortaya çıktıktan sonra müdahale etmekten daha fazlasıdır.
En başarılı devlet sürekli temizlik yapan devlet değildir.
Kirlenmeyi baştan zorlaştıran devlettir.
Şeffaf atama sistemleri, güçlü denetim mekanizmaları, kamu ihale şeffaflığı, mal varlığı kontrolü, çıkar çatışması kuralları ve bağımsız teftiş bunun için vardır.
Devlet aklı reaktif değil, önleyici olmalıdır.
DEVLET AKLININ DIŞ POLİTİKADAKİ YÜZÜ
Devlet aklının yalnızca iç politika boyutu yoktur.
Bir devlet içeride ne kadar düzenli olursa olsun, dünyadaki değişimi okuyamıyorsa zamanla dışarıda etkisizleşir.
- yüzyılda devlet aklı;
ittifakları doğru okumak,
enerji yollarını analiz etmek,
savunma teknolojilerini geliştirmek,
kritik bölgelerde diplomatik ağırlık oluşturmak,
yeni ortaklıklar kurmak,
ve gerektiğinde kendi eksenini oluşturabilmektir.
Türkiye açısından bu mesele artık hayati önemdedir.
TÜRKİYE–PAKİSTAN–SUUDİ ARABİSTAN: DOSTLUKTAN STRATEJİK KAPASİTEYE
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında gelişebilecek ilişkiler bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Pakistan Türkiye’nin tarihî dostlarından biridir.
Suudi Arabistan Körfez’in ekonomik ve enerji merkezlerinden biridir.
Türkiye ise savunma sanayisi, mühendislik, NATO tecrübesi, lojistik kapasite ve jeopolitik konumuyla farklı bir ağırlığa sahiptir.
Bu üç ülkenin kabiliyetleri birbirini tamamlayabilecek özellikler taşımaktadır.
Türkiye:
savunma teknolojileri,
insansız sistemler,
elektronik harp,
mühendislik ve üretim altyapısıyla;
Pakistan:
askerî tecrübe,
nükleer caydırıcılık,
Güney Asya’daki stratejik konumuyla;
Suudi Arabistan ise:
sermaye,
enerji kapasitesi,
Körfez etkisi
ile öne çıkmaktadır.
Ancak burada hedef yeni bir askerî blok kurmak değil, çok boyutlu bir stratejik kapasite oluşturmak olmalıdır.
YENİ ÇAĞDA ASIL GÜÇ: TEKNOLOJİYİ ÜRETMEK
Savaş uçakları, füzeler ve savunma sistemleri devlet gücünün önemli unsurlarıdır.
Ancak yeni çağda asıl mücadele çok daha geniş bir alanda yürütülmektedir.
Yapay zekâ,
uydu teknolojileri,
siber güvenlik,
kuantum teknolojileri,
çip üretimi,
elektronik harp,
enerji güvenliği,
uzay sistemleri,
insansız platformlar…
Geleceğin güç dengesi burada kurulacaktır.
Bu nedenle Türkiye ile dost ülkeler arasındaki ilişkiler yalnızca silah alım satımına indirgenmemelidir.
Asıl hedef:
ortak üretim, ortak Ar-Ge, ortak mühendislik ve ortak teknoloji ekosistemi kurmaktır.
Silah satın almak güç değildir.
Silahı üretebilmek güçtür.
Teknolojiyi ithal etmek çözüm değildir.
Teknolojiyi geliştirmek bağımsızlıktır.
TÜRKİYE’NİN HEDEFİ EKSEN DEĞİŞTİRMEK DEĞİL, EKSEN OLUŞTURMAK OLMALIDIR
Türkiye’nin coğrafyası benzersizdir.
Balkanlar…
Karadeniz…
Kafkasya…
Akdeniz…
Ortadoğu…
Türk dünyası…
Avrupa ile Asya arasındaki ana geçiş hattı…
Bu nedenle Türkiye kendisini yalnızca bir ittifaka veya tek bir coğrafyaya bağlayamaz.
Türkiye’nin stratejisi;
Batı’dan kopmak,
Doğu’ya yaslanmak,
ya da yalnızca bir bölgesel eksene girmek
olmamalıdır.
Türkiye’nin hedefi:
kendi merkezini oluşturabilmektir.
Yani eksen değiştiren değil,
eksen oluşturan Türkiye.
Başkasının masasında sandalye arayan değil,
gerektiğinde kendi masasını kuran Türkiye.
ANKARA’DAN İSLAMABAD’A, RİYAD’DAN TÜRK DÜNYASI’NA
Bölgesel iş birliği daha geniş bir çerçeveye taşınabilir.
Ankara,
Bakü,
Astana,
Taşkent,
İslamabad,
Riyad
gibi başkentler arasında ortak ekonomik ve teknolojik projeler geliştirilebilir.
Bu yapı başka ülkelere karşı kurulmuş bir blok değil,
karşılıklı çıkar,
enerji güvenliği,
lojistik,
ticaret,
teknoloji,
savunma
ve diplomatik koordinasyon ağı olabilir.
Bu düşüncenin merkezinde çatışma değil, stratejik denge bulunmalıdır.
DEVLET AKLI DOSTLUKLARI KURUMSALLAŞTIRIR
Devletler arası ilişkiler yalnızca liderlerin kişisel dostluklarına bırakılmamalıdır.
Çünkü liderler değişir.
Yönetimler değişir.
Konjonktür değişir.
Kalıcı olan kurumlardır.
Bu nedenle güçlü devlet;
ortak araştırma merkezleri kurar,
üniversiteleri birbirine bağlar,
savunma şirketlerini ortak projelerde buluşturur,
genç mühendisleri birlikte yetiştirir,
ortak yatırım fonları oluşturur,
enerji ve lojistik koridorlarını geliştirir.
Böylece dostluk siyasi açıklama olmaktan çıkar, stratejik altyapıya dönüşür.
İÇERİDE GÜÇLÜ OLMAYAN DIŞARIDA KALICI GÜÇ OLAMAZ
Burada iki konunun birbirinden ayrı olmadığını görmek gerekir.
Bir devlet içeride liyakatsiz,
adaletsiz,
ekonomik olarak kırılgan,
kurumsal olarak zayıfsa;
dışarıda uzun süre güçlü kalamaz.
Savunma sanayiniz güçlü olabilir.
Ama eğitim sisteminiz zayıfsa sürdürülebilir değildir.
Diplomasiniz güçlü olabilir.
Ama ekonominiz kırılgansa bağımsız hareket alanınız sınırlıdır.
Ordunuz güçlü olabilir.
Ama teknoloji üretemiyorsanız dışa bağımlı kalırsınız.
Bu nedenle gerçek devlet stratejisi bütüncüldür.
YENİ TÜRKİYE’NİN STRATEJİK FORMÜLÜ
Türkiye’nin önümüzdeki dönemde ihtiyaç duyduğu devlet mimarisini birkaç temel ilkeyle özetlemek mümkündür:
İçeride hukuk.
Kamuda liyakat.
Ekonomide üretim.
Eğitimde bilim.
Teknolojide bağımsızlık.
Savunmada caydırıcılık.
Diplomaside denge.
Dış politikada çok yönlülük.
Türk dünyasında entegrasyon.
Dost ülkelerle stratejik ortaklık.
İşte bunların bütünü devlet aklıdır.
PANİK YOK; FAKAT PLANSIZLIK DA YOK
“Panik yok, devlet aklı sahnede” denildiğinde bunun altını doldurmak gerekir.
Devlet aklı;
son anda kriz yönetmek değildir.
Krizi önceden görmektir.
Devlet aklı;
yanlış yapanı cezalandırmak değildir.
Yanlış yapmayı zorlaştıracak sistemi kurmaktır.
Devlet aklı;
silah satın almak değildir.
Silahı üretecek teknolojiyi geliştirmektir.
Devlet aklı;
dostluk açıklaması yapmak değildir.
Dostluğu kurumlara, ekonomiye ve ortak üretime bağlamaktır.
Devlet aklı;
başkasının oyununda hamle yapmak değildir.
Oyunun kurallarını okuyup gerektiğinde kendi oyununu kurabilmektir.
GÜÇLÜ DEVLET, GÜVEN VEREN DEVLETTİR
Türkiye’nin geleceğini belirleyecek asıl mesele devletin ne kadar sert göründüğü değil, ne kadar sağlam çalıştığıdır.
Güçlü devlet;
vatandaşına hukuk verir.
Kamu yönetiminde liyakat sağlar.
Kendi teknolojisini üretir.
Savunmasını güçlendirir.
Dostlarını çoğaltır.
Düşman üretmek yerine denge kurar.
Geleceği bugünden hesaplar.
Ve en önemlisi, milletine güven verir.
Çünkü devletin büyüklüğü yalnızca sınırlarının genişliğiyle ölçülmez.
Devletin büyüklüğü, vatandaşının adalete güveniyle, kurumlarının sağlamlığıyla ve geleceğe ne kadar hazırlıklı olduğuyla ölçülür.
Yeni dünyanın Türkiye’si, panikle hareket eden değil; önceden düşünen, kurumlarını güçlendiren, teknolojisini üreten, dostluklarını kurumsallaştıran ve kendi stratejik eksenini oluşturabilen bir Türkiye olmak zorundadır.
İşte gerçek devlet aklı budur:
İçeride adalet, dışarıda denge; içeride liyakat, dışarıda öngörü; savunmada caydırıcılık, teknolojide bağımsızlık ve her şeyin üzerinde güçlü bir millet iradesi.
