Yazarlarımız, Yorum-Analiz

Türk’ün Hafızası: Sözden Devlete, Dede Korkutt’tan Yapay Zekaya

Dr. Nedim BİRİNCİ

Türk milleti hafızasını yalnızca taşta, kitapta ve arşivde değil; insanda, ailede, destanda, türküde ve sözde taşıdı. Şimdi bu kadim hafızayı dijital çağın stratejik gücüne dönüştürme zamanı.

Türk tarihini yalnızca kurulan devletlerle, kazanılan savaşlarla, değişen sınırlarla ve yazılı belgelerle açıklamak eksik kalır.

Çünkü Türk milletinin binlerce yıllık devamlılığını sağlayan daha derin, daha sessiz ve çoğu zaman görünmeyen bir güç vardır:

Hafıza.

Bu hafıza yüzyıllar boyunca yalnızca kitaplarda saklanmadı.

İnsandan insana geçti.

Dede torununa anlattı.

Anne çocuğuna öğretti.

Aksakal tecrübesini aktardı.

Ozan destanı taşıdı.

Âşık türküyü söyledi.

Atasözü yüz yıllık hayat dersini birkaç kelimeye sığdırdı.

Böylece Türk milleti yalnızca siyasi devletler kurmadı; aynı zamanda nesiller arasında kesintisiz işleyen bir medeniyet aktarım sistemi kurdu.

Bu yüzden Türklerde söz sıradan bir konuşma değildir.

Söz hafızadır.
Söz kimliktir.
Söz eğitimdir.
Söz töredir.
Söz milletin zaman içindeki devamlılığıdır.

Bugün ise karşımızda tarihî bir fırsat bulunmaktadır:

Binlerce yıldır insandan insana aktardığımız bu hafızayı, dijital çağın imkânlarıyla gelecek bin yıllara taşıyabiliriz.

TÜRK’ÜN İLK KÜTÜPHANESİ İNSANDI

Modern çağ bize bilgiyi kâğıtla özdeşleştirmeyi öğretti.

Oysa yazıdan önce de toplumların hafızası vardı.

Türklerin yaşadığı geniş bozkır coğrafyasında bilgi taşınabilir olmak zorundaydı.

İnsanlar göç ediyordu.

Obalar yer değiştiriyordu.

Devlet merkezleri değişiyordu.

Sınırlar genişliyor veya daralıyordu.

Böyle bir coğrafyada en güvenilir bilgi taşıyıcılarından biri insandı.

Bir destanı sandıklara koymanız gerekmiyordu.

Ozan biliyordu.

Bir ailenin geçmişini yüzlerce sayfalık kitaba yazmanız gerekmiyordu.

Dede biliyordu.

Bir topluluğun bütün değerlerini kanun kitabına koymanız gerekmiyordu.

Toplum yaşayarak öğreniyordu.

Bu nedenle Türk toplumunda insan aynı zamanda yaşayan arşivdi.

SÖZLÜ KÜLTÜR: TÜRK’ÜN TAŞINABİLİR ARŞİVİ

Türk tarihinin olağanüstü özelliklerinden biri, çok geniş coğrafyalara yayılan kültürel sürekliliktir.

Orta Asya’dan Anadolu’ya…

Anadolu’dan Balkanlara…

Kafkasya’dan Kırım’a…

Sibirya’dan Ortadoğu’ya…

Farklı dönemlerde devletler değişti.

Alfabeler değişti.

Başkentler değişti.

Siyasi yapılar değişti.

Fakat bazı temel kültürel kodlar yaşamaya devam etti.

Aile.
Töre.

Misafirperverlik.
Büyüğe saygı.
Sözünde durma.

Cesaret.
Dayanışma.
Türkü.
Destan.
Atasözü.
Dua.

Bu sürekliliği yalnızca siyasi hâkimiyetle açıklayamayız.

Çünkü devlet sınırları değiştiğinde bile kültür insanla birlikte hareket etti.

Türk nereye gittiyse hafızasını yanında götürdü.

İşte bu nedenle sözlü kültür, Türk milletinin tarih boyunca kullandığı bir tür taşınabilir medeniyet arşivi oldu.

TÜRK’ÜN EN BÜYÜK STRATEJİK AVANTAJI: MERKEZSİZ HAFIZA

Burada meseleye daha stratejik bakmak gerekir.

Türk sözlü kültürünün en dikkat çekici özelliği, hafızanın tek bir merkezde tutulmamasıdır.

Bilgi yalnızca sarayda değildi.

Yalnızca medresede değildi.

Yalnızca kitapta değildi.

Toplumun içine dağılmıştı.

Binlerce aile…
Binlerce köy…
Binlerce ozan…
Binlerce aksakal…
Binlerce anne…

Aynı büyük kültürel mirasın farklı parçalarını taşıyordu.

Bugünün teknoloji diliyle söylersek:

Türklerin hafızası dağıtık bir ağ gibiydi.

Bir merkez kaybolsa bile sistem tamamen çökmezdi.

Bir şehir yıkılsa bile kültür başka yerde yaşamaya devam ederdi.

Bir devlet ortadan kalksa bile milletin hafızası yeni devlete aktarılabilirdi.

İşte Türk devlet geleneğinin tekrar tekrar yeniden kurulabilmesinin arkasındaki unsurlardan biri de bu kültürel sürekliliktir.

Devlet bazen yıkılmıştır.

Ama devlet fikri hafızada yaşamaya devam etmiştir.

DEVLET YIKILABİLİR, HAFIZA YAŞARSA DEVLET YENİDEN KURULABİLİR

Türk tarihinin en dikkat çekici taraflarından biri budur.

Bir devlet sona erer.

Bir başka Türk devleti ortaya çıkar.

Hanedan değişir.

Coğrafya değişir.

Başkent değişir.

Ama bazı yönetim anlayışları, gelenekler, teşkilatlanma biçimleri ve siyasi kültür unsurları sonraki yapılarda yeniden görülür.

Bu bize son derece önemli bir stratejik gerçeği gösterir:

Devlet yalnızca saraydan ibaret değildir.

Devlet fikri bir milletin hafızasında yaşıyorsa siyasi yapı yeniden kurulabilir.

Bu nedenle milletlerin en büyük stratejik rezervlerinden biri devlet hafızasıdır.

Kurumlar yalnızca yönetmeliklerle yaşamaz.

Tecrübeyle yaşar.

Usta-çırak ilişkisiyle yaşar.

Devlet adamından genç bürokrata geçen anlayışla yaşar.

İşte sözlü aktarım yalnızca halk kültüründe değil, devlet geleneğinde de önemlidir.

DEDE KORKUT BİR HİKÂYE KİTABI DEĞİL, BİR İNSAN MODELİDİR

Dede Korkut anlatılarını sadece eski hikâyeler olarak okursak onların asıl gücünü kaçırırız.

Orada yalnızca savaş yoktur.

Aile vardır.

Sadakat vardır.

Cesaret vardır.

Sorumluluk vardır.

Ad verme vardır.

Toplum vardır.

Ana vardır.

Baba vardır.

Evlat vardır.

Söz vardır.

Nasihat vardır.

Aslında Dede Korkut bize yalnızca geçmişi anlatmaz.

Bir insan modelini tarif eder.

“Nasıl bir insan yetiştirmeliyiz?”

sorusuna cevap verir.

İşte burada kültür stratejik hâle gelir.

Çünkü toplumların geleceğini yalnızca teknoloji değil, yetiştirdikleri insan tipi belirler.

DESTANLAR MİLLETİN STRATEJİK PSİKOLOJİSİNİ TAŞIR

Oğuz Kağan…

Alp Er Tunga…

Ergenekon…

Manas…

Dede Korkut…

Bu anlatılar akademik tarih belgeleri değildir.

İçlerinde tarih, sembol, efsane ve kültürel hafıza iç içe geçer.

Fakat onların başka bir değeri vardır:

Bir toplumun kendisini nasıl gördüğünü anlatırlar.

Kahraman nasıl olmalıdır?

Zorluk karşısında ne yapılmalıdır?

Toplum nasıl ayakta tutulmalıdır?

İhanet nasıl görülür?

Cesaret neden değerlidir?

Birlik neden önemlidir?

İşte destanlar bu soruların cevaplarını nesilden nesle taşır.

Bu nedenle destanlar aynı zamanda bir milletin stratejik psikolojisini oluşturur.

ATASÖZLERİ: TÜRK MEDENİYETİNİN SIKIŞTIRILMIŞ BİLGİ DOSYALARI

Türk sözlü geleneğinin en olağanüstü ürünlerinden biri atasözleridir.

Bir atasözü bazen birkaç kelimeden oluşur.

Ama arkasında yüz yıllık tecrübe vardır.

“Birlikten kuvvet doğar.”

“Dost kara günde belli olur.”

“Ne ekersen onu biçersin.”

“Ak akçe kara gün içindir.”

Bu cümleler yalnızca dil süsü değildir.

Toplumun yaşadığı deneyimin nesilden nesle aktarılmasıdır.

Bugünün teknoloji diliyle söylersek:

Atasözü bir medeniyetin sıkıştırılmış veri dosyasıdır.

Kısa.

Kolay hatırlanır.

Kolay aktarılır.

Ama içinde büyük tecrübe vardır.

Türk sözlü kültürünün gücü de buradadır.

Bilgiyi yalnızca üretmemiştir.

Hatırlanabilir hâle getirmiştir.

TÜRKÜLER: DEVLET ARŞİVİNİN YAZMADIĞINI HALKIN HAFIZASI YAZAR

Bir devlet belgesi savaşın tarihini yazar.

Bir türkü savaşın acısını taşır.

Bir belge göçün sayısını verir.

Bir ağıt göç eden annenin kalbindeki acıyı anlatır.

Bir rapor bir bölgenin boşaldığını yazar.

Bir türkü o toprağın insanın içinde nasıl yaşamaya devam ettiğini anlatır.

Bu nedenle tarih yalnızca belgelerden okunamaz.

Halkın hafızasını da dinlemek gerekir.

Türküler, ağıtlar ve anlatılar bize olayların insan üzerindeki etkisini taşır.

Belge aklımızı bilgilendirir.

Türkü bazen kalbimize tarihi anlatır.

İşte gerçek tarih ikisini bir araya getirdiğimiz zaman daha bütün hâle gelir.

TÜRK AİLESİ ASLINDA BİR MEDENİYET OKULUYDU

Türklerde kültürel hafızanın en önemli kurumu çoğu zaman aileydi.

Çocuk daha okula başlamadan önce temel kültürel kodların önemli bir kısmını evde öğreniyordu.

İlk kelimeyi annesinden duyuyordu.

İlk duayı ailesinden öğreniyordu.

İlk nasihati babasından alıyordu.

İlk tarih hikâyelerini dedesinden dinliyordu.

Büyüğe nasıl davranacağını görüyordu.

Misafir nasıl karşılanır öğreniyordu.

Söz vermenin ne anlama geldiğini yaşıyordu.

Dolayısıyla aile yalnızca sosyal kurum değildi.

Medeniyetin ilk okulu idi.

Buradan günümüz için çok önemli bir stratejik sonuç çıkıyor:

Aile zayıflarsa sadece toplumsal yapı zayıflamaz; hafıza aktarımı da zayıflar.

BUGÜN EN BÜYÜK TEHLİKE: NESİLLERİN BİRBİRİNİ DİNLEMEMESİ

Bugünün dünyasında çok büyük bir kültürel dönüşüm yaşanıyor.

Dede aynı evde yaşamıyor.

Çocuk başka şehirde büyüyor.

Aileler küçülüyor.

Köyler boşalıyor.

Göç artıyor.

Günlük hayat hızlanıyor.

Ekran zamanı büyüyor.

Aile sohbetleri azalıyor.

Sonuçta tarih boyunca işleyen şu zincir zayıflıyor:

Dede → Baba → Evlat → Torun

İşte bu sıradan bir sosyolojik değişiklik değildir.

Bu aynı zamanda hafıza zincirinin zayıflamasıdır.

Bir kuşak bir önceki kuşağı dinlemezse sadece birkaç hikâye kaybolmaz.

Dil kaybolur.

Aile geçmişi kaybolur.

Yer isimleri kaybolur.

Yerel kelimeler kaybolur.

Töre kaybolur.

Toplumsal tecrübe kaybolur.

Ve zamanla kimlik yüzeyselleşir.

KÖKSÜZ NESİL EN KOLAY YÖNLENDİRİLEN NESİLDİR

Burada meselenin stratejik boyutu daha da büyür.

Kendi tarihini bilmeyen genç, kendisini hangi büyük hikâyenin parçası olarak göreceğini bilemez.

Kendi kültürel referanslarını kaybeden nesil, başka kültürlerin ürettiği kimlik modellerine daha açık hâle gelir.

Kendi dilindeki kavramları bilmeyen toplum dünyayı başka dillerin kavramlarıyla düşünmeye başlar.

Kendi kahramanlarını bilmeyen nesil kahramanlarını başka yerlerde arar.

Bu nedenle kültürel hafıza sadece nostalji değildir.

Hafıza bir millî direnç unsurudur.

BALKAN TÜRKLERİNDE SÖZLÜ HAFIZA BİR VAROLUŞ BELGESİDİR

Bu konu Balkan Türkleri açısından daha da hayati bir önem taşır.

Çünkü Balkan coğrafyası son yüz elli yılda büyük kırılmalar yaşadı.

Savaşlar yaşandı.

Göçler oldu.

Sınırlar değişti.

Rejimler değişti.

Yer adları değiştirildi.

Aileler dağıldı.

İnsanlar Türkiye’ye ve dünyanın farklı ülkelerine göç etti.

Fakat hafıza yaşamaya devam etti.

Bir dede torununa:

“Bizim köyün eski adı buydu.”
dedi.

Bir anne:

“Biz şuradan geldik.”
dedi.

Bir yaşlı:

“Burada eskiden mezarlık vardı.”
diye gösterdi.

Bir aile 1989 göçünü çocuklarına anlattı.

Bir başkası isim değiştirme dönemini hatırlattı.

Bir türkü kaybedilmiş coğrafyayı yaşattı.

Böylece resmî belgelerin yanında ikinci bir büyük arşiv oluştu:
Halkın hafızası.

HER YAŞLI İNSAN BİR ZAMAN KAPSÜLÜDÜR

Bugün seksen veya doksan yaşındaki bir insan yalnızca kendi yaşadığı dönemi anlatmaz.

Çocukken kendi dedesinden duyduklarını da taşıyabilir.

Dedesi de ona bir önceki kuşaktan duyduklarını aktarmış olabilir.

Dolayısıyla bir insanın hafızası bazen üç veya dört nesil geriye ulaşabilir.

Bu nedenle yaşlılarımız sıradan tanıklar değildir.

Zaman kapsülleridir.

Onlardan biri vefat ettiğinde bazen onunla beraber:

Bir köyün eski adı,

bir aile şeceresi,

bir göç hikâyesi,

bir türkü,

bir yerel kelime,

bir mezarın yeri,

bir tarihî tanıklık

da kaybolabilir.

İşte bu nedenle artık yeni bir anlayış geliştirmeliyiz:

Bir yaşlımızı kaybettiğimizde bazen bir kütüphane kaybediyoruz.

FAKAT HAFIZA BELGEYLE BULUŞMALIDIR

Burada önemli bir denge vardır.

Sözlü hafıza değerlidir.

Ama insan hafızası yanılabilir.

Tarihler karışabilir.

İsimler unutulabilir.

Anlatılar zamanla değişebilir.

Bu nedenle sözlü tarihi romantikleştirmek yerine bilimsel bir yöntemle korumalıyız.

Doğru yöntem:

Dinle → Kaydet → Kaynağını belirt → Karşılaştır → Belgeyle doğrula → Arşivle

Böylece aile anlatısı tarihî kaynağa dönüşebilir.

Söz ile belge birbirinin rakibi değildir.

Birbirinin tamamlayıcısıdır.

TÜRK DÜNYASI İÇİN YENİ HEDEF: BÜYÜK SÖZLÜ HAFIZA SEFERBERLİĞİ

Bugün Türk dünyasının yapabileceği en önemli kültürel projelerden biri büyük bir Sözlü Hafıza Seferberliğidir.

Türkiye’den Balkanlara…

Kırım’dan Kafkasya’ya…

Türkistan’dan Avrupa diasporasına kadar…

Yaşayan hafıza sistematik biçimde kaydedilebilir.

Üniversiteler çalışabilir.

Belediyeler çalışabilir.

Araştırma merkezleri çalışabilir.

Sivil toplum kuruluşları çalışabilir.

Liseler ve üniversite öğrencileri çalışabilir.

Ama en önemlisi:

Her aile başlayabilir.

Telefonu aç.

Dedeni karşına oturt.

Ve sor:

“Nerede doğdun?”

“Çocukluğunda köy nasıldı?”

“Baban ne anlatırdı?”

“Deden ne anlatırdı?”

“Kimler göç etti?”

“Hangi gelenekler vardı?”

“Artık kullanılmayan hangi kelimeleri hatırlıyorsun?”

Birkaç saatlik konuşma bile yüz yıl sonra paha biçilemez olabilir.

HER KÖY BİR DOSYA, HER AİLE BİR TARİH, HER YAŞLI BİR ARŞİV

Yeni stratejik hedefimiz bu olmalıdır.

Her köy için dijital hafıza dosyası oluşturulabilir.

Köyün:

Eski adı,

bugünkü adı,

tarihçesi,

haritası,

camisi,

mezarlığı,

çeşmeleri,

aileleri,

göç yolları,

fotoğrafları,

türküleri,

yerel kelimeleri,

gelenekleri,

yaşlıların anlatımları

aynı sistem içinde toplanabilir.

Her aile de kendi dijital arşivini oluşturabilir.

Bunlar birleştiğinde önce bölgesel hafıza ortaya çıkar.

Sonra Balkan Türkleri Hafıza Atlası.

Sonra Anadolu Hafıza Atlası.

Ve nihayet:

Türk Dünyası Dijital Hafıza Atlası.

Bu, yalnızca kültür projesi olmayacaktır.

Akademik altyapı olacaktır.

Dil projesi olacaktır.

Eğitim projesi olacaktır.

Kimlik projesi olacaktır.

Ve uzun vadede medeniyet stratejisi olacaktır.

YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA ASIL SORU: TÜRK’Ü KİM ANLATACAK?

Bugün tarihin yeni bir dönemine giriyoruz.

Yapay zekâ giderek daha fazla insanın bilgiye ulaşma aracı oluyor.

Yarın çocuklarımız:

“Bulgaristan Türklerinin tarihi nedir?”

“Dede Korkut ne anlatıyor?”

“Türk göçlerinin hikâyesi nedir?”

diye yapay zekâ sistemlerine soracaklar.

Peki o sistemler cevabı nereden öğrenecek?

Bizim ürettiğimiz kaynaklardan mı?

Bizim dijital arşivlerimizden mi?

Bizim tarihçilerimizin araştırmalarından mı?

Bizim sözlü tarih kayıtlarımızdan mı?

Yoksa başkalarının bizim hakkımızda ürettiği bilgilerden mi?

İşte 21. yüzyılın büyük kültürel egemenlik sorularından biri budur.

Kendi verisini üretmeyen toplum, zamanla kendi hikâyesinin anlatımını başkalarının verisine bırakabilir.

DÜN SÖZÜ KORUDUK, BUGÜN VERİYİ KORUMALIYIZ

Türkler binlerce yıl boyunca kültürünü sözle korudu.

Bugün aynı görevin yeni biçimi önümüzde duruyor:

Veriyi korumak.

Sözlü hafızayı kaydetmek.

Belgeleri dijitalleştirmek.

Eski fotoğrafları taramak.

Mezar taşlarını belgelemek.

Türküleri ses kaydıyla korumak.

Yerel ağızları kaydetmek.

Aile tarihlerini yazmak.

Bütün bunları güvenilir ve erişilebilir arşivlere dönüştürmek.

Dünün ozanı hafızayı obadan obaya taşıyordu.

Bugünün dijital arşivi onu kıtadan kıtaya taşıyabilir.

HAFIZA ARTIK MİLLÎ GÜVENLİĞİN BİR PARÇASI OLARAK DÜŞÜNÜLMELİDİR

Modern devletler birçok güvenlik alanı konuşuyor:

Sınır güvenliği.

Enerji güvenliği.

Gıda güvenliği.

Siber güvenlik.

Ekonomik güvenlik.

Bunların yanına yeni bir kavram eklemeliyiz:

Hafıza güvenliği.

Çünkü kendi geçmişini bilmeyen toplum, başkalarının kendi geçmişi hakkında kurduğu anlatılara daha açık hâle gelir.

Kendi dilinde bilgi üretmeyen millet başka dillerde oluşturulmuş kavramsal çerçevelere bağımlı kalabilir.

Kendi kültürel verisini üretmeyen toplum yapay zekâ çağında dijital görünürlüğünü kaybedebilir.

Bu yüzden arşiv artık yalnızca tarihçilerin odası değildir.

Arşiv stratejik altyapıdır.

GELECEĞİN TÜRK GENCİ NASIL YETİŞMELİ?

Buradan eğitime ulaşan çok önemli bir sonuç çıkmaktadır.

Geçmişe bağlı olmak modernleşmeye engel değildir.

Tam tersine sağlam kök güçlü yükseliş sağlar.

Yeni Türk genci:

Dede Korkut’u bilmeli.

Ama yapay zekâyı da öğrenmeli.

Türkü dinlemeli.

Ama teknoloji üretmeli.

Köyünün tarihini bilmeli.

Ama dünyanın büyük merkezlerinde rekabet edebilmeli.

Türkçesini güçlü konuşmalı.

Ama yabancı dillere de hâkim olmalı.

Ailesinin hikâyesini bilmeli.

Ama dünyanın geleceğini okuyabilmeli.

İşte yeni çağın insan modeli budur:

Kökü derinde, ufku geniş, teknolojisi güçlü insan.

YENİ TÜRK MEDENİYET STRATEJİSİNİN FORMÜLÜ

Gelecek için kurulması gereken zincir açıktır:

Hafıza → Kimlik → Eğitim → İnsan → Bilgi → Teknoloji → Üretim → Strateji → Medeniyet

Birinci halka kırılırsa sonraki halkalar zayıflar.

Hafızasını kaybeden toplum kimlik sorunu yaşar.

Kimliği zayıflayan toplum insan modelini kaybeder.

İnsan modeli zayıflarsa eğitim yönünü kaybeder.

Eğitim zayıflarsa bilim ve teknoloji zayıflar.

Bilim zayıflarsa devletin geleceği etkilenir.

Bu nedenle hafıza, geçmişin sonunda duran bir şey değildir.

Gelecek stratejisinin başlangıç noktasıdır.

TÜRK’ÜN GÖRÜNMEYEN DEVLETİ HAFIZADIR

Türk tarihine büyük devletlerin isimleri üzerinden bakıyoruz.

Hunlar.

Göktürkler.

Selçuklular.

Osmanlılar.

Türkiye Cumhuriyeti.

Fakat bütün bu siyasi yapıların altında çok daha uzun ömürlü başka bir devamlılık bulunmaktadır:

Türk’ün hafızası.

Devletlerin adı değişmiştir.

Sınırlar değişmiştir.

Alfabeler değişmiştir.

Şehirler değişmiştir.

Ama dede torununa anlatmaya devam etmiştir.

İşte Türk milletini çağlar boyunca birbirine bağlayan görünmez zincir budur.

Bugün bizim tarihî görevimiz bu zinciri koparmamak, tam tersine daha da güçlendirmektir.

Dünün sistemi:

Dede anlattı, torun dinledi.

Bugünün sistemi:

Dede anlatacak, torun kaydedecek.

Yarının sistemi:

Torun doğrulayacak, dijitalleştirecek, araştıracak ve kendi çocuğuna aktaracak.

Ve böylece kadim sözlü kültür yeni çağın teknolojisiyle birleşecektir.

Unutmamalıyız:

Her yaşlı bir arşivdir.
Her aile bir tarih merkezidir.
Her köy bir hafıza odasıdır.
Her türkü bir duygusal belgedir.
Her atasözü bir tecrübe kodudur.
Her doğru kaydedilmiş anlatı geleceğe bırakılmış bir emanettir.

Türk milleti geçmişte hafızasını sözle korudu.

Şimdi o sözü belgeye, veriye, eğitime ve teknolojiye dönüştürmelidir.

Çünkü asıl medeniyet mücadelesi yalnızca geçmişi hatırlamak değildir.

Geçmişten gelen hafızayı geleceğin gücüne dönüştürmektir.

Ve belki de 21. yüzyıl Türk dünyasının en stratejik cümlesi şu olmalıdır:

HAFIZASINI KORUYAN MİLLET KİMLİĞİNİ, KİMLİĞİNİ KORUYAN MİLLET İSTİKAMETİNİ, İSTİKAMETİNİ BİLEN MİLLET İSE GELECEĞİNİ KENDİSİ KURAR.

Türk’ün hafızası dün sözde yaşadı.

Bugün kayda geçmelidir.

Yarın bilgiye dönüşmelidir.

Ve o bilgi, yeni bir medeniyet hamlesinin temelini oluşturmalıdır.

Bir Cevap Yazın