Raziye ÇAKIR
Aklın, Bilimin ve Medeniyetin Yüzyılları Aşan Sesi
Bazı insanlar yaşadıkları çağın sınırlarını aşar.
Doğdukları şehirden çıkar, yaşadıkları coğrafyayı aşar, kendi milletlerinin hafızasından insanlığın ortak hafızasına yükselirler.
İbn-i Sina böyle bir isimdir.
Onu yalnızca büyük bir hekim olarak görmek, onu eksik anlamaktır. İbn-i Sina; aklı, merakı, disiplini, sorgulamayı ve bilgiye duyulan derin saygıyı temsil eden büyük bir medeniyet insanıdır.
Bugün İbn-i Sina Haftası vesilesiyle asıl yapmamız gereken şey yalnızca onun hayatını anlatmak değildir.
Asıl mesele şudur:
İbn-i Sina’yı yetiştiren zihniyeti yeniden kurabilir miyiz?
Çünkü bir medeniyetin gücü yalnız ordusuyla, toprağıyla, hazinesiyle veya teknolojisiyle ölçülmez.
Bir medeniyetin gerçek gücü, yetiştirdiği insanla ölçülür.
BİR ÇOCUKTAN BİR MEDENİYET SEMBOLÜNE
İbn-i Sina da bir zamanlar sıradan bir çocuktu.
Onu diğerlerinden ayıran şey doğduğu gün alnında yazılı bir kader değildi.
Merakıydı.
Çalışma disipliniydi.
Bilgiye açlığıydı.
Soru sormaktan korkmamasıydı.
Öğrenme isteğiydi.
Bir çocuğun dünyayı değiştirebileceğini İbn-i Sina’nın hayatı bize gösteriyor.
Bugün Anadolu’nun herhangi bir köyünde, Türk dünyasının herhangi bir kasabasında, belki sınıfın en arka sırasında sessizce oturan bir çocuk vardır.
Belki geleceğin büyük hekimidir.
Belki yapay zekâ alanında devrim yapacaktır.
Belki yeni bir enerji teknolojisi geliştirecektir.
Belki insanlığın çözmekte zorlandığı bir hastalığa çare bulacaktır.
Ama onu henüz kimse fark etmemiş olabilir.
İşte devletlerin en büyük sınavı burada başlar:
Yeteneği keşfetmek.
İBN-İ SİNA’YI YETİŞTİREN COĞRAFYA NEYİ DOĞRU YAPTI?
İbn-i Sina’nın yetiştiği Orta Asya ve İslam medeniyet havzası yalnızca ticaret yollarının kesiştiği bir bölge değildi.
Aynı zamanda fikirlerin, kültürlerin ve ilmin buluştuğu büyük bir merkezdi.
Buhara, Semerkant, Horasan ve çevresindeki ilim merkezleri; matematik, tıp, astronomi, felsefe ve dil alanlarında büyük bir hareketliliğe sahipti.
Bu iklim yalnız İbn-i Sina’yı yetiştirmedi.
Farabi’yi yetiştirdi.
Biruni’yi yetiştirdi.
Harezmi’yi yetiştirdi.
Daha sonraki dönemlerde Uluğ Bey’i, Ali Kuşçu’yu ve nice büyük ismi insanlığa kazandırdı.
Burada çok önemli bir ders vardır:
Büyük insanlar tesadüfen ortaya çıkmaz.
Onları yetiştiren bir ortam olur.
Kitaba değer verilen bir toplum olur.
Âlime saygı duyulan bir kültür olur.
Merak eden çocuğun susturulmadığı bir eğitim anlayışı olur.
Bilginin iktidardan daha uzun ömürlü olduğuna inanan bir medeniyet anlayışı olur.
KILIÇLA KAZANILAN ZAFERLER VE KALEMLE KAZANILAN ZAFERLER
Türk ve İslam tarihini anlatırken çoğu zaman savaşları, zaferleri, komutanları ve devletleri öne çıkarıyoruz.
Bunlar elbette önemlidir.
Fakat bir milletin tarihi yalnız savaş meydanlarından oluşmaz.
Bir milletin asıl büyüklüğü, savaş meydanının yanında kütüphanede, medresede, rasathanede, şifahanede ve laboratuvarda da ortaya çıkar.
İbn-i Sina’nın ordusu yoktu.
Donanması yoktu.
Sarayları yoktu.
Fakat kalemi vardı.
Düşüncesi vardı.
Bilgisi vardı.
İşte bu güç, yüzyılları aşarak bugüne kadar geldi.
Topraklar el değiştirdi.
Devletler yıkıldı.
Haritalar yeniden çizildi.
Ama İbn-i Sina’nın adı yaşamaya devam etti.
Bu bize şunu gösteriyor:
Kılıç bir sınırı değiştirebilir, fakat bilgi çağları değiştirebilir.
EL-KANUN Fİ’T-TIB: BİR KİTAPTAN DAHA FAZLASI
İbn-i Sina’nın en önemli eserlerinden biri olan El-Kanun fi’t-Tıb, tıp tarihinin en dikkat çekici eserlerinden biri olarak yüzyıllarca etkisini sürdürdü.
Bu eserin asıl önemi yalnızca içerdiği tıbbi bilgiler değildir.
Bilginin sınıflandırılması, sistemleştirilmesi, gözlemle değerlendirilmesi ve farklı kaynakların bir araya getirilmesidir.
İbn-i Sina’nın yaptığı şey yalnızca bilgiyi aktarmak değildi.
Bilgiyi düzenlemekti.
Karşılaştırmaktı.
Sorgulamaktı.
Sonuç çıkarmaktı.
İşte bilim zihniyeti budur.
Bu yüzden İbn-i Sina’nın mirasını gerçekten anlamak istiyorsak çocuklarımıza onun hangi hastalığı nasıl anlattığını ezberletmekten önce, nasıl düşündüğünü öğretmeliyiz.
ASIL MESELE CEVAP DEĞİL, DOĞRU SORUDUR
Bugün eğitim sistemlerinin en büyük sorunlarından biri, çocuklara sürekli cevap öğretmeye çalışmasıdır.
Oysa bilim, cevaplardan önce sorularla başlar.
Neden?
Nasıl?
Daha iyisi mümkün mü?
Başka bir yöntem olabilir mi?
Bu böyle olmak zorunda mı?
Bir çocuğun soru sormasını engellerseniz onun merakını öldürürsünüz.
Merakı öldürürseniz bilimi öldürürsünüz.
Bilimi öldürürseniz geleceği başkalarının eline bırakırsınız.
Bu yüzden İbn-i Sina Haftası’nın en temel mesajlarından biri şu olmalıdır:
Soru soran çocuk sorun değildir; geleceğin bilim insanıdır.
ÇOCUKLARIMIZA KİMLERİ KAHRAMAN OLARAK GÖSTERİYORUZ?
Bugün çocuklarımız dijital dünyanın ürettiği yüzlerce karakteri tanıyor.
Filmlerdeki kahramanları biliyor.
Sosyal medya yıldızlarını takip ediyor.
Peki İbn-i Sina’yı ne kadar biliyor?
Harezmi’yi?
Biruni’yi?
Farabi’yi?
Ali Kuşçu’yu?
Bir çocuk kendi medeniyetinin bilim insanlarını tanımıyorsa, zamanla başarı fikrini başka toplumların hikâyeleri üzerinden kurmaya başlar.
Bu yüzden kendi büyük şahsiyetlerimizi anlatmak bir nostalji meselesi değildir.
Bu bir özgüven meselesidir.
Genç bir öğrenci İbn-i Sina’nın hayatını okuduğunda şu duyguyu taşımalıdır:
“Benim medeniyetimden böyle insanlar çıktıysa, ben de başarabilirim.”
İşte gerçek tarih şuuru budur.
İBN-İ SİNA HAFTASI BİR ANMA DEĞİL, BİR SEFERBERLİK OLMALI
İbn-i Sina Haftası yalnız konferansların yapıldığı, birkaç konuşmanın gerçekleştirildiği ve sonra unutulan bir hafta olmamalıdır.
Bu hafta bir bilim seferberliğine dönüşmelidir.
Okullarda bilim tarihi anlatılmalı.
Çocuklar laboratuvarlarla tanıştırılmalı.
Gençler bilim insanlarıyla buluşturulmalı.
Üniversitelerde İbn-i Sina’nın bilim tarihindeki yeri daha kapsamlı ele alınmalı.
Yetenekli öğrenciler belirlenmeli.
Bilim yarışmaları düzenlenmeli.
Araştırma bursları verilmelidir.
Çünkü büyük şahsiyetleri anmanın en güzel yolu onların bıraktığı yolu devam ettirmektir.
YENİ İBN-İ SİNALAR NEREDE?
Bugün dünyanın güç dengesi hızla değişiyor.
Yeni rekabet alanları artık yalnız kara, deniz ve hava değildir.
Yapay zekâ…
Biyoteknoloji…
Kuantum teknolojileri…
Uzay…
Siber güvenlik…
İleri malzeme teknolojileri…
Enerji…
Sağlık teknolojileri…
Bütün bu alanlar geleceğin güç merkezlerini belirleyecek.
İşte yeni İbn-i Sinalar artık yalnız tıp kitaplarının başında yetişmeyecek.
Belki bir yapay zekâ laboratuvarında yetişecek.
Belki bir uzay araştırma merkezinde.
Belki genetik laboratuvarında.
Belki savunma sanayiinde.
Belki henüz keşfedilmemiş bir bilim alanında.
Bu nedenle Türkiye’nin ve Türk dünyasının önündeki büyük stratejik görev şudur:
Yetenekli çocukları erken yaşta keşfetmek ve onları dünya ölçeğinde yetiştirmek.
DEVLETİN EN BÜYÜK YATIRIMI İNSANDIR
Bir ülkenin petrolü olabilir.
Altını olabilir.
Doğal gazı olabilir.
Madenleri olabilir.
Ama yetişmiş insanı yoksa bu kaynakları başkaları işler.
Yetişmiş insan varsa ise kaynak olmasa bile teknoloji üretir, ticaret yapar, sanayi kurar, bilim geliştirir.
İşte bu yüzden devletlerin en büyük sermayesi insanıdır.
İbn-i Sina bize bunu bin yıl öncesinden gösteriyor.
Bir insan yetişiyor.
Ve o insanın ortaya koyduğu bilgi, yüzyıllarca insanlığa hizmet ediyor.
O halde devlet bütçesinde eğitime ayrılan para yalnızca bir harcama kalemi değildir.
Geleceğe yapılan stratejik yatırımdır.
KÖYDEKİ ÇOCUK İLE BAŞKENTTEKİ ÇOCUK AYNI ŞANSI BULMALI
İnsan yetiştirme meselesinin bir başka önemli tarafı da fırsat eşitliğidir.
Yetenek yalnız büyük şehirlerde doğmaz.
Zekâ yalnız varlıklı ailelerin çocuklarına verilmez.
Bir dağ köyünde doğan çocuk da büyük bir bilim insanı olabilir.
Bir işçi ailesinin çocuğu da bir ülkenin en büyük mühendisi olabilir.
Devlet burada devreye girmelidir.
Köy okulundaki çocuğu bulmalıdır.
Kasabadaki yeteneği keşfetmelidir.
Ailesinin maddi durumuna bakmadan onun önünü açmalıdır.
Çünkü kaybedilen her yetenek, yalnız bir ailenin değil, bütün ülkenin kaybıdır.
BEYİN GÖÇÜNDEN BEYİN ÇEKİM MERKEZİNE
Bir başka mesele de yetiştirdiğimiz bilim insanlarını kaybetmemektir.
Gençlerimizin dünyaya açılması önemlidir.
Başka ülkelerde eğitim almaları, araştırma yapmaları ve tecrübe kazanmaları değerlidir.
Ama sonunda öyle bir ortam oluşturmalıyız ki bu insanlar ülkelerine dönmek istesin.
Hatta yalnız bizim insanımız değil, dünyanın başka ülkelerindeki bilim insanları da Türkiye’ye gelmek istesin.
İşte hedef budur:
Beyin göçünü konuşan bir ülke olmaktan, beyin çeken bir ülkeye dönüşmek.
Bu da yalnız maaşla olmaz.
Bilim özgürlüğüyle olur.
Araştırma imkânıyla olur.
Liyakatle olur.
Laboratuvarla olur.
Saygınlıkla olur.
Uzun vadeli devlet politikasıyla olur.
GEÇMİŞLE ÖVÜNMEK YETMEZ
İbn-i Sina ile gurur duyuyoruz.
Haklıyız.
Ama asıl soru şudur:
Bugün İbn-i Sina yaşasaydı, ona nasıl bir ortam sunardık?
Araştırma yapabilir miydi?
Soru sorabilir miydi?
Liyakate göre yükselebilir miydi?
Fikirleri desteklenir miydi?
Bu sorular geçmişi anmaktan daha önemlidir.
Çünkü geçmişimizle gurur duymak kolaydır.
Zor olan, geçmişteki büyüklüğü bugünün kurumlarına ve geleceğin hedeflerine taşımaktır.
İbn-i Sina’nın adını bir caddeye vermek güzeldir.
Ama ondan daha değerlisi, İbn-i Sina’nın zihniyetini bir eğitim politikasına dönüştürmektir.
MEDENİYET LABORATUVARDA YENİDEN YÜKSELİR
Bir zamanlar Buhara’da, Semerkant’ta ve Horasan’da ilim merkezleri vardı.
Bugünün dünyasında aynı ruhun karşılığı güçlü üniversiteler, araştırma merkezleri ve teknoloji laboratuvarlarıdır.
Medeniyet artık yalnız saraylarla yükselmiyor.
Patentlerle yükseliyor.
Bilimsel makalelerle yükseliyor.
Yeni ilaçlarla yükseliyor.
Yeni motorlarla yükseliyor.
Yapay zekâ modelleriyle yükseliyor.
Uzay teknolojileriyle yükseliyor.
Demek ki İbn-i Sina’nın mirasını bugüne taşımanın yolu da bellidir:
Bilimi yeniden medeniyet meselesi hâline getirmek.
TÜRK DÜNYASI ORTAK BİLİM HAVZASI KURABİLİR
İbn-i Sina yalnız Türkiye’nin değil, bütün Türk-İslam medeniyet havzasının ortak bilim mirası içerisinde değerlendirilmelidir.
Bugün Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Türk dünyasının diğer merkezleri bilim alanında çok daha güçlü iş birlikleri kurabilir.
Ortak araştırma fonları oluşturulabilir.
Genç bilim insanı değişim programları geliştirilebilir.
Ortak üniversiteler ve laboratuvarlar kurulabilir.
Bilim olimpiyatları düzenlenebilir.
Türk dünyasının tarihî bilim mirası yeniden araştırılabilir.
Geçmişte birbirinden kopuk olmayan bu büyük medeniyet havzası, gelecekte yeniden ortak bir bilim ağı kurabilir.
Bu yalnız kültürel değil, stratejik bir adımdır.
İBN-İ SİNA HAFTASI’NDAN GELECEK YÜZYILA
Bu yüzden İbn-i Sina Haftası’nı yalnızca geçmişe bakan bir hafta olarak görmemeliyiz.
Bu hafta geleceğe bakmalıdır.
Her yıl kendimize şu soruları sormalıyız:
Kaç yeni bilim insanı yetiştirdik?
Kaç yetenekli çocuğu keşfettik?
Kaç araştırma projesine destek verdik?
Kaç gencimizi dünya çapında laboratuvarlarla buluşturduk?
Kaç bilim insanımızı ülkemize geri kazandırdık?
Kaç yeni patent ürettik?
İşte İbn-i Sina’yı gerçekten anmanın ölçüsü bunlar olmalıdır.
AKLIN GÜCÜ, MİLLETİN GÜCÜDÜR
İbn-i Sina bize büyük bir gerçeği miras bıraktı:
Bir millet yalnız bileğiyle güçlü olmaz.
Aklıyla güçlü olur.
Bilgisiyle güçlü olur.
Eğitimiyle güçlü olur.
Üniversitesiyle güçlü olur.
Bilim insanıyla güçlü olur.
Ve en önemlisi, çocuklarının hayallerine verdiği değerle güçlü olur.
Belki bugün bir köy okulunda gözleri parlayan küçük bir çocuk vardır.
Belki elindeki eski bir kitapla dünyayı anlamaya çalışıyordur.
Belki henüz kimse onun adını bilmiyordur.
Ama o çocuk yarının İbn-i Sina’sı olabilir.
Bizim görevimiz onun önünü açmaktır.
Çünkü tarih bize göstermiştir:
Bir insan bazen bir çağdan daha uzun yaşayabilir.
İbn-i Sina bunun en büyük örneklerinden biridir.
Onu anmak geçmişe vefadır.
Onu anlamak bugünün sorumluluğudur.
Yeni İbn-i Sinalar yetiştirmek ise geleceğe borcumuzdur.
Ve bir milletin dünyaya gösterebileceği en büyük güç, yalnız sahip olduğu silahlar değil; yetiştirdiği insanın aklı, bilgisi, ahlakı ve eseridir.
