Dr. Nedim BİRİNCİ
2011’DE VİCDAN, 2026’DA DEVLET AKLI VE STRATEJİK ORTAKLIK
Bir ülkenin dış politikasını anlamak için yalnız bugün nerede olduğuna bakılmaz. Oraya ne zaman gittiğine, neden gittiğine, ne bıraktığına ve zor günler geçtikten sonra kalıp kalmadığına bakılır.
Somali-Türkiye ilişkilerine de böyle bakmak gerekiyor.
2011 yılında dünya Somali’yi açlık, kuraklık, terör, iç savaş ve göç görüntüleriyle tanıyordu. İnsanlar hayatta kalabilmek için mücadele ediyordu.
Türkiye ise 19 Ağustos 2011’de farklı bir kapı açtı.
Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan geniş bir heyetle Mogadişu’ya gitti. Dışişleri Bakanlığı bu ziyareti Somali’nin uluslararası izolasyonunun kırılmasında önemli bir dönüm noktası olarak değerlendiriyor. Ardından Türkiye’nin 1991’de iç savaş nedeniyle kapatılan Mogadişu Büyükelçiliği 1 Kasım 2011’de yeniden açıldı. Türkiye’nin Somali’ye insani yardım ve kalkınma desteğinin toplamı zaman içerisinde 1 milyar doları aştı.
Fakat hikâye burada bitmedi.
Asıl hikâye bundan sonra başladı.
Çünkü yardım etmek başka, bir ülkenin yeniden ayağa kalkmasına katkı sağlamak başkadır.
DÜNYANIN GÖRMEDİĞİ YERE GİTMEK
2011 Somali’sini bugünün şartlarıyla değerlendirmek kolaydır.
Fakat devlet aklı biraz da herkesin baktığı yere bakmak değil, başkalarının henüz önemini anlamadığı coğrafyayı okuyabilmektir.
O gün Somali’de petrol konuşulmuyordu.
Derin deniz sondajı konuşulmuyordu.
Kızıldeniz’deki bugünkü güvenlik dengeleri konuşulmuyordu.
Türk askerî eğitim faaliyetleri bugünkü seviyesinde değildi.
Türkiye’nin Somali’deki ilk büyük hamlesinin görünür gerekçesi insani krizdi.
Sonrasında ise ilişki genişledi.
Nitekim Türkiye’nin 2012’de resmî olarak ortaya koyduğu yaklaşım; insani yardımın yanında siyaset, güvenlik, ekonomi, yeniden imar, kalkınma ve eğitimin eş zamanlı yürütülmesi üzerine kurulmuştu.
Bugünden baktığımızda bunun önemi daha iyi anlaşılıyor.
2011’de atılan insani adım, zamanla stratejik derinlik kazandı.
BİR ÜLKEYE YARDIM ETMEK Mİ, O ÜLKEYİ AYAĞA KALDIRMAK MI?
Somali meselesinde bence en önemli ayrım burada yapılmalıdır.
Aç bir insana ekmek vermek gerekir.
Susuz insana su götürmek gerekir.
Hastayı tedavi etmek gerekir.
Fakat devlet politikası bunun bir adım ötesine geçmek zorundadır.
Çünkü sürekli yardım alan toplum, bir süre sonra yardıma bağımlı hale gelebilir.
Kalıcı çözüm şudur:
Üretmeyi öğretmek.
İnsan yetiştirmek.
Kurum oluşturmak.
Devlet kapasitesini güçlendirmek.
Toplumun kendisine güvenmesini sağlamak.
Türkiye’nin Somali tecrübesindeki en önemli stratejik derslerden biri budur.
TOHUM EKMEK ASLINDA GELECEK EKMEKTİR
Paylaştığınız belgeselde tarım meselesi özellikle dikkat çekiyor.
TİKA ve İHH iş birliğiyle 2012’de kurulan Somali Tarım Okulu daha sonra Somali Anadolu Ziraat Fakültesine, ardından bir üniversite yapısına dönüştü. TİKA’nın 2022’de yayımladığı verilere göre bu eğitim sürecinden 2 binden fazla öğrenci mezun olmuştu; okulun kurulduğu dönemde ülkede sera bulunmazken daha sonra yaklaşık 200 sera kurulmuştu.
Bunun anlamı yalnız domates, salatalık veya başka bir ürün yetiştirmek değildir.
Bir tohumu toprağa attığınızda ürün yetiştirirsiniz.
Bir insana tarımı öğrettiğinizde nesil yetiştirirsiniz.
İşte yardım ile kalkınma arasındaki fark budur.
Somali’ye sonsuza kadar gıda taşımak yerine Somali’nin kendi gıdasını üretebilmesine katkıda bulunmak…
Gerçek kalkınma budur.
HASTANE YAPMAK YETMEZ, DOKTOR YETİŞTİRMEK GEREKİR
Aynı mantık sağlıkta da geçerlidir.
Mogadişu’daki Türkiye Recep Tayyip Erdoğan Eğitim ve Araştırma Hastanesi yalnız hasta tedavi eden bir sağlık kuruluşu değildir. Sağlık Bakanlığının güncel sayfalarında hastanede tıpta uzmanlık eğitimi verildiği ve Somalili asistan hekimlerin eğitim süreçlerine katıldığı görülüyor.
Bu ayrıntı son derece önemlidir.
Çünkü Türkiye’nin Somali’deki nihai başarısı daha fazla Türk doktor göndermek değildir.
Başarı:
Somali’nin kendi doktorunu yetiştirmesidir.
Aynı şekilde Türkiye’nin sürekli gıda göndermesi değil, Somali’nin kendi çiftçisini güçlendirmesi;
sürekli güvenlik sağlaması değil, Somali’nin kendi güvenlik kapasitesini oluşturması;
sürekli dışarıdan uzman göndermesi değil, Somali’nin kendi mühendisini yetiştirmesi önemlidir.
Buna bağımlılık üretmeyen dostluk diyebiliriz.
UÇAK SADECE YOLCU TAŞIMAZ
2012’de İstanbul-Mogadişu doğrudan uçuşlarının başlaması da bu hikâyenin önemli halkalarından biriydi. Dönemin Dışişleri Bakanlığı kayıtları, THY seferlerini büyükelçiliğin yeniden açılmasıyla birlikte ilişkilerin önemli dönüm noktalarından biri olarak gösteriyor.
Bir uçak yalnız yolcu taşımaz.
Doktor taşır.
Öğrenci taşır.
İş insanı taşır.
Diplomat taşır.
Yatırım taşır.
Fikir taşır.
Ve en önemlisi:
Bir ülkeyi dünyaya bağlar.
Devlet aklı bazen savaş gemisi göndermek kadar bir uçak hattını sürekli açık tutabilmektir.
YARDIMDAN GÜVENLİĞE: SOMALİ KENDİ ORDUSUNU KURABİLMELİ
Somali’nin devletleşmesinin temel meselelerinden biri güvenliktir.
Türkiye’nin buradaki rolü de zaman içerisinde insani yardımdan askerî eğitim ve danışmanlığa genişledi.
Bu iş birliği bugün hâlâ devam ediyor. Millî Savunma Bakanlığının Ağustos 2026 açıklamasına göre 11 Mayıs-7 Ağustos arasında Türkiye’de 1.521 Somali Silahlı Kuvvetleri personeli Komando Temel Eğitimini tamamladı; ardından 1.523 kişilik yeni grubun eğitim programı planlandı.
Burada hedefin doğru tanımlanması gerekir.
Türkiye Somali’nin yerine savaşan bir ülke olmamalıdır.
Türkiye’nin katkısının kalıcı sonucu:
Somali’nin kendi toprağını koruyabilecek kurumsal kapasiteye ulaşmasıdır.
Çünkü gerçek dostluk, dostunuzu sürekli size muhtaç bırakmak değildir.
Onu güçlü hale getirmektir.
TÜRKÇE ÖĞRENEN SOMALİLİ ASKERİN VERDİĞİ MESAJ
Belgeselde Somalili askerlerin kısa sürede Türkçe öğrenmesi küçük bir ayrıntı gibi görülebilir.
Aslında değildir.
Devletler arasındaki ilişkilerin en kalıcı taraflarından biri insan ilişkileridir.
Bugün Türkiye’de eğitim gören Somalili genç subay yarın ülkesinin önemli görevlerine gelebilir.
Türkiye’de yetişen Somalili doktor yarın hastane yönetebilir.
Türkiye’de eğitim alan öğrenci yarın bakan, akademisyen, mühendis veya iş insanı olabilir.
İşte o zaman diplomasi sadece büyükelçiliklerde yürütülmez.
İnsanların hafızasında yürütülür.
2011’DE EKMEK, 2026’DA DERİN DENİZ SONDAJI
Ve şimdi hikâyenin belki de en çarpıcı noktasına geldik.
2011:
Açlık.
Kuraklık.
İnsani yardım.
2026:
Enerji.
Deniz güvenliği.
Askerî eğitim.
Ticaret.
Diplomasi.
Ve derin deniz sondajı.
Çağrı Bey sondaj gemisi Nisan 2026’da Somali’ye ulaştı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına göre geminin Curad-1 kuyusundaki faaliyeti Türkiye’nin yurt dışındaki ilk derin deniz arama sondajı niteliğini taşıyor.
Bu tabloyu yan yana koyduğunuzda dış politikadaki sürekliliğin değerini görürsünüz.
2011’de Somali’ye yardım uçağı gidiyordu.
2026’da sondaj gemisi gidiyor.
Aradaki on beş yıl tesadüf değildir.
PETROL BULUNURSA ASIL SINAV O ZAMAN BAŞLAYACAK
Fakat burada heyecana kapılmadan önemli bir ayrım yapmalıyız.
Henüz ekonomik ölçekte bir petrol keşfi varmış gibi konuşmak doğru değildir.
2026’daki çalışma bir arama sondajıdır. Enerji Bakanlığı Curad-1 lokasyonunda petrol emareleri bulunduğunun düşünüldüğünü ve bunun sondajla test edildiğini açıkladı.
Eğer önemli bir hidrokarbon rezervi bulunursa asıl sınav ondan sonra başlayacaktır.
Kaynak kimin refahına dönüşecek?
Somali halkı ne kadar faydalanacak?
Yerel istihdam oluşturulacak mı?
Somalili mühendisler yetiştirilecek mi?
Gelirler ülkenin kalkınmasına aktarılacak mı?
Türkiye yatırımlarının karşılığını alırken Somali de zenginleşecek mi?
İşte o zaman “kazan-kazan” söyleminin gerçekte karşılığı olup olmadığını göreceğiz.
BEN BUNA “KAZANDIRARAK KAZANMAK” DİYORUM
“Kazan-kazan” sözü dünyada çok kullanılıyor.
Ben meseleyi biraz daha ileri taşıyorum:
Kazandırarak kazanmak.
Somali kazanacak.
Türkiye kazanacak.
Fakat önce Somali’nin insanı kendi ülkesinin kaynaklarından yararlanacak.
Çiftçisi kazanacak.
Doktoru kazanacak.
Mühendisi kazanacak.
Genci iş bulacak.
Devleti güçlenecek.
Türkiye de ticaretten, enerjiden, diplomatik ortaklıktan ve stratejik iş birliğinden faydalanacak.
Bu, tek taraflı hayırseverlik değildir.
Tek taraflı çıkar ilişkisi de değildir.
Karşılıklı güçlenmedir.
AFRİKA ARTIK YARDIM KOLİLERİYLE OKUNAMAZ
Türkiye’nin Somali tecrübesinden çıkarması gereken en büyük derslerden biri de Afrika’ya bakışını değiştirmektir.
Afrika yalnız yoksulluk değildir.
Afrika;
genç nüfustur,
tarımdır,
enerjidir,
madenlerdir,
limanlardır,
okyanuslardır,
büyüyen şehirlerdir,
yeni pazarlardır,
ve 21. yüzyılın önemli jeopolitik rekabet alanlarından biridir.
Bu nedenle Afrika’ya tepeden bakarak politika üretilemez.
Afrikalıya “yardım edilecek insan” olarak değil;
ortak olunacak insan olarak bakılmalıdır.
SOMALİ’NİN HARİTADAKİ YERİNE İYİ BAKIN
Somali’yi anlamak için haritaya bakmak gerekir.
Afrika Boynuzu…
Aden Körfezi…
Babülmendep…
Kızıldeniz…
Hint Okyanusu…
Bunlar birbirinden kopuk coğrafyalar değildir.
Küresel ticaretin ve deniz güvenliğinin birbirine bağlandığı geniş bir stratejik kuşaktır.
Nitekim MSB, 2026 yazında Babülmendep’te seyir serbestisinin sağlanmasına ilişkin çok taraflı deniz güvenliği görüşmelerine Türkiye’nin de katıldığını açıkladı.
Bu nedenle Yemen’deki veya Kızıldeniz’deki gelişmeler Somali’nin önemini artırabilir.
Ancak Somali’nin değerini yalnız Husiler veya bugünkü bir kriz üzerinden okumak hata olur.
Çünkü:
Krizler değişir.
Hükümetler değişir.
İttifaklar değişir.
Coğrafya kalır.
TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK YATIRIMI PETROL DEĞİL, GÜVENDİR
Bir gün Somali’de büyük petrol veya doğal gaz rezervleri bulunabilir.
Ama Türkiye’nin oradaki en değerli sermayesi yerin altında olmayabilir.
Yerin üstündedir.
Güven.
2011’de kurulmaya başlayan ilişki…
Açlık dönemindeki dayanışma…
Hastane…
Tarım okulu…
Uçak seferi…
Büyükelçilik…
Askerî eğitim…
İnsan ilişkileri…
Bunların toplamı bir güven sermayesi oluşturur.
Petrol tükenebilir.
Maden tükenebilir.
Ticaret yolları değişebilir.
Fakat milletlerin hafızasında zor zamanlarda kurulan bağ uzun süre yaşayabilir.
BÜYÜKELÇİLİK BİR BİNA DEĞİL, DEVLETİN HAFIZASIDIR
Türkiye’nin Mogadişu Büyükelçiliğinin yeniden açılması bu nedenle önemlidir.
Büyükelçilik yalnız bayrağın asıldığı bina değildir.
İş insanının kapısıdır.
Öğrencinin bağlantısıdır.
Devletler arasındaki görüşmenin adresidir.
Kriz zamanında koordinasyon merkezidir.
Ülkenin sahadaki gözü, kulağı ve hafızasıdır.
Türkiye’nin Somali’deki diplomatik varlığının sürekliliği, insani girişimin geçici bir kampanya olmaktan çıkıp devlet politikasına dönüşmesinin göstergelerinden biridir.
SOMALİ TÜRKİYE İÇİN BİR DIŞ POLİTİKA LABORATUVARIDIR
Somali tecrübesini bir model olarak okuduğumuzda karşımıza şöyle bir zincir çıkıyor:
Vicdan → Güven → Diplomasi → Sağlık → Eğitim → Üretim → Güvenlik → Ticaret → Enerji → Stratejik ortaklık.
Bu zincirin herhangi bir halkasını tek başına ele almak yanlıştır.
Sadece yardım yaparsanız bağımlılık oluşturabilirsiniz.
Sadece asker gönderirseniz ilişkiyi güvenliğe sıkıştırabilirsiniz.
Sadece ticaret yaparsanız toplumsal bağ kuramayabilirsiniz.
Sadece petrol ararsanız diğer küresel aktörlerden farkınız sorgulanabilir.
Ama insanı, kalkınmayı, güvenliği ve karşılıklı ekonomik faydayı birlikte kurabilirseniz daha dayanıklı bir ortaklık meydana gelir.
EN BÜYÜK TEHLİKE: ESKİ SÖMÜRGECİ DÜZENİN YENİ BİR VERSİYONUNA DÖNÜŞMEK
Türkiye burada kendisini de sürekli sorgulamalıdır.
“Sömürgeci değiliz” demek yetmez.
Bunun uygulamada görülmesi gerekir.
Bunun ölçüsü açıktır:
Somali kendi kurumlarını güçlendirebiliyor mu?
Somalili genç istihdam ediliyor mu?
Teknoloji ve bilgi aktarılıyor mu?
Yerel şirketler büyüyor mu?
Somalili mühendis yetişiyor mu?
Doğal kaynaklardan Somali halkı faydalanıyor mu?
Yapılan anlaşmalar uzun vadede iki tarafa da yarar sağlıyor mu?
Bunların cevabı olumlu olduğu ölçüde ortaklık güçlenir.
Çünkü sömürgecilik kaynak alıp bağımlılık bırakır.
Gerçek ortaklık kaynak geliştirip kapasite bırakır.
VİCDAN İLE MİLLÎ ÇIKAR BİRBİRİNİN DÜŞMANI DEĞİLDİR
Burada çok önemli bir tartışmayı da doğru yere oturtmak gerekir.
“Türkiye Somali’ye neden yardım ediyor?”
“Çıkarımız mı var?”
Elbette devletlerin çıkarları vardır.
Türkiye’nin vardır.
Somali’nin vardır.
ABD’nin vardır.
Çin’in vardır.
Avrupa ülkelerinin vardır.
Bunda olağan dışı bir şey yoktur.
Asıl mesele çıkarın varlığı değil, çıkar ilişkisinin niteliğidir.
Bir devlet başka bir ülkeyi zayıflatarak mı kazanıyor?
Yoksa o ülkenin güçlenmesine katkı sağlarken kendisi de mi kazanıyor?
Benim savunduğum devlet aklı ikincisidir:
İyilik yaparken geleceği görmek; geleceği planlarken insanı unutmamak.
BİR SOMALİLİ ÇOCUĞUN GÖZLERİNDEN JEOPOLİTİĞE BAKMAK
Ve bütün bu büyük kelimelerden sonra paylaştığınız görüntülerden birine yeniden bakalım.
Açlıktan kemikleri belirginleşmiş küçücük bir çocuk…
Şimdi bütün kavramları yan yana koyalım:
Petrol.
Doğal gaz.
Kızıldeniz.
Babülmendep.
Hint Okyanusu.
Askerî üsler.
Ticaret yolları.
Enerji güvenliği.
Jeopolitik.
Bunların sonunda o çocuğun hayatı değişmiyorsa bir yerde eksik düşünüyoruz demektir.
Devlet aklı ile vicdan birbirinin karşıtı değildir.
En güçlü devlet aklı, insanı unutmayan devlet aklıdır.
BİZ SOMALİ’DEN NE ALACAĞIZ DEĞİL, SOMALİ’DE NE BIRAKACAĞIZ?
Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda kendisine sorması gereken en önemli soru budur.
Somali’den ne kadar petrol çıkaracağız?
Elbette önemli.
Ne kadar ticaret yapacağız?
Önemli.
Denizlerde nasıl bir stratejik konum oluşturacağız?
O da önemli.
Fakat daha büyük soru şudur:
Elli yıl sonra Somali’de Türkiye denildiğinde ne hatırlanacak?
Petrol arayan ülke mi?
Yoksa;
hastane kuran,
doktor yetiştiren,
çiftçiyi üretime yönelten,
öğrenci yetiştiren,
asker eğiten,
ticareti geliştiren,
zor zamanında yanında duran
ve sonunda kendisiyle eşit seviyede ortaklık kuran ülke mi?
İşte Türkiye’nin Afrika’daki gerçek sınavı budur.
EN DOĞRU CEVABI SOMALİLİLER VERECEK
Türkiye’nin Somali politikasının başarılı olup olmadığını yalnız Ankara’dan değerlendirmek de doğru değildir.
Bunu Somalili anneye sormak gerekir.
Somalili doktora…
Çiftçiye…
Öğrenciye…
Askere…
İş insanına…
Çünkü yüzlerce diplomatik rapor hazırlanabilir.
Ama devletlerin bıraktığı gerçek iz milletlerin hafızasında ölçülür.
2011’DE İNEN UÇAK, ASLINDA 2026’YA İNİYORDU
19 Ağustos 2011’de Mogadişu’ya inen uçağa bugün yeniden bakıyorum.
O gün o uçakta un vardı.
İlaç vardı.
Yardım vardı.
Ama bugün anlıyoruz ki görünmeyen başka bir şey daha vardı:
Geleceğin ihtimali.
2011’de insani diplomasi…
2012’de tarım ve ulaşım…
Sonrasında sağlık ve eğitim…
Ardından güvenlik…
Diplomatik derinleşme…
Ekonomik ilişkiler…
Ve 2026’da Hint Okyanusu’nda derin deniz sondajı.
Bir devlet politikasının gerçek gücü bazen budur:
Bugün attığı adımın sonucunu on beş yıl sonra görebilmek.
BAĞIMLILIK DEĞİL ÖZGÜVEN, HÂKİMİYET DEĞİL ORTAKLIK
Türkiye’nin Somali’deki hedefi Somali’yi Türkiye’ye bağımlı hale getirmek olmamalıdır.
Tam tersine:
Somali kendi gıdasını üretmeli.
Kendi doktorunu yetiştirmeli.
Kendi ordusunu güçlendirmeli.
Kendi kaynaklarını değerlendirebilmeli.
Kendi gençlerine iş verebilmeli.
Kendi devlet kurumlarını ayakta tutabilmeli.
Türkiye de böyle bir Somali ile ticaret yapmalı, enerji ortaklığı kurmalı, güvenlik alanında çalışmalı ve Hint Okyanusu’ndan Afrika Boynuzu’na uzanan büyük coğrafyada uzun vadeli bir dostluk geliştirmelidir.
Çünkü zayıf bir ülkeyi kendinize bağımlı kılabilirsiniz; fakat güçlü bir ülkeyle gerçek ortaklık kurabilirsiniz.
Türkiye’nin Afrika vizyonunun temel cümlesi de bana göre şu olmalıdır:
Almaya değil paylaşmaya; yalnız vermeye değil üretmeye; yalnız üretmeye değil birlikte güçlenmeye…
Ve bunun da ötesinde:
Kazanmaya değil, kazandırarak kazanmaya…
Somali’nin çocukları bir gün kendi ülkelerinde doktor, mühendis, çiftçi, bilim insanı, girişimci ve devlet adamı olarak güçlü bir Somali kurduğunda 2011’de başlayan hikâyenin gerçek değeri ortaya çıkacaktır.
O zaman Somali’de Türkiye için söylenebilecek en değerli cümle şudur:
“En zor günümüzde geldiler. Fakat bizi kendilerine bağımlı bırakmadılar. Ayağa kalkmamıza katkı sağladılar ve sonra yanımızda eşit bir ortak olarak yürüdüler.”
İşte bir devletin başka bir coğrafyada bırakabileceği en büyük eser budur:
Bina değil güven.
Yardım değil üretim.
Bağımlılık değil özgüven.
Hâkimiyet değil ortaklık.
Günü kurtarmak değil, geleceği birlikte kurmak.
