Yazarlarımız, Yorum-Analiz

Terörün Dini Yoktur, Zulmün Milliyeti Olmaz!

Dünya Tarihinin Kanlı Sayfaları, Batı’nın Çifte Standartları ve İslam Dünyasının Onur Mücadelesi

Medeniyet adına dünyayı kana bulayanlar, bugün hangi ahlaki üstünlükle Müslümanlara insanlık dersi veriyor?

Rafet ULUTÜRK
BULTÜRK Genel Başkanı

Dünya tarihine baktığımızda insanlığın en büyük felaketlerinin, en kanlı savaşlarının, en acımasız sömürgecilik uygulamalarının ve en ağır insan hakları ihlallerinin yalnızca bir dine, millete veya medeniyete ait olmadığını görürüz.

Ancak günümüz dünyasında öylesine çarpıcı bir çelişkiyle karşı karşıyayız ki bazı çevreler, şiddet ve terör söz konusu olduğunda özellikle İslam’ı ve Müslümanları hedef göstermeyi alışkanlık hâline getirmiştir.
Bir yerde bomba patlarsa, saldırgan Müslümansa hemen dinî kimliği öne çıkarılır.

Bir başka yerde benzer bir saldırı gerçekleştiğinde ise saldırganın dinî kimliği çoğu zaman aynı ölçüde tartışılmaz.
İşte sorgulamamız gereken mesele budur.

Terörün dini olmaz diyorsak, bu ilkeyi yalnızca Müslümanlar için değil, bütün insanlık için uygulamak zorundayız.

Çünkü adalet, suçlunun kimliğine göre değişmez.
İnsanlık suçu, hangi inanca mensup olursa olsun, onu işleyenin suçudur.

Bugün İslam’ı şiddetle özdeşleştiren anlayışlara karşı tarihsel gerçekleri hatırlatmanın zamanı gelmiştir.

Fakat bunu yaparken bir başka dinin mensuplarını topluca suçlamak yerine, tarihsel sorumluluğu gerçek faillerine yüklemek gerekir.
Çünkü bizim savunduğumuz şey dinler arasında düşmanlık değil, insanlık için adalettir.

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NI KİM BAŞLATTI?

1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı, insanlık tarihinin en büyük felaketlerinden biri oldu.

Avrupa’nın büyük devletleri arasındaki emperyal rekabet, milliyetçilik, silahlanma yarışı ve ittifak sistemleri savaşın temel nedenleri arasında yer aldı.

Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a savaş ilan etmesiyle başlayan çatışma kısa sürede küresel bir felakete dönüştü.

Milyonlarca insan hayatını kaybetti.
Şehirler yıkıldı.
İmparatorluklar parçalandı.
Nesiller yok oldu.
Şimdi soruyorum:
Birinci Dünya Savaşı’nı İslam dini mi başlattı?

Hayır!
Bu savaşın başlangıcını Müslümanların dinî inançlarıyla açıklamak mümkün değildir.
Savaşın merkezinde Avrupa devletlerinin siyasi, askerî ve ekonomik çıkar çatışmaları vardı.

Osmanlı Devleti de daha sonra savaşa katıldı ve ağır kayıplar verdi.
Peki, neden bu savaşın sorumluluğu Hıristiyanlık dinine yüklenmiyor?

Çünkü haklı olarak devletlerin siyasi kararları ile dinî öğretiler arasında ayrım yapılıyor.
Aynı ayrımın İslam için de yapılması gerekmez mi?

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NIN SORUMLUSU KİMDİ?
1939 yılında Nazi Almanyası’nın Polonya’yı işgaliyle Avrupa’da başlayan İkinci Dünya Savaşı, insanlık tarihinin en büyük yıkımlarından birine dönüştü.

Yaklaşık 70 ila 85 milyon insanın hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir.
Holokost’ta yaklaşık altı milyon Yahudi sistematik biçimde katledildi.

Milyonlarca sivil savaş, açlık, zorla çalıştırma ve kitlesel şiddet nedeniyle yaşamını yitirdi.
Peki, bu savaşın temelinde İslam mı vardı?

Hayır!
Nazi ideolojisi, ırkçılık, yayılmacılık, totaliter yönetim ve militarizm bu felaketin başlıca nedenleri arasındaydı.

Ancak bugün hiçbir aklıselim sahibi insan, Nazi Almanyası’nın suçlarını bütün Hıristiyanlara yüklememelidir.

Çünkü bu hem tarihsel hem de ahlaki bakımdan yanlıştır.
Öyleyse aynı adalet neden Müslümanlara da gösterilmesin?

Bir Nazi’nin işlediği suç bütün Hıristiyanların suçu değilse, bir terör örgütünün işlediği suç da bütün Müslümanların suçu olamaz.
İşte adaletin temel ölçüsü budur.

HİROŞİMA VE NAGAZAKİ: İNSANLIK VİCDANINDA AÇILAN YARA

6 Ağustos 1945.
Japonya’nın Hiroşima kentine atom bombası atıldı.

9 Ağustos 1945.
Bu kez Nagazaki hedef alındı.

Amerika Birleşik Devletleri tarafından gerçekleştirilen bu saldırılarda on binlerce insan anında hayatını kaybetti.

Yıl sonuna kadar ölü sayısı, radyasyonun etkileriyle birlikte iki şehirde toplam yaklaşık 200 bine ulaştı.

Kadınlar öldü.
Çocuklar öldü.
Yaşlılar öldü.
Henüz hayatın ne olduğunu anlayamayan bebekler öldü.
İnsanlık ilk kez nükleer silahların şehirler üzerinde kullanıldığı korkunç bir felakete tanıklık etti.

Şimdi soruyorum:
Bu bombaları Müslümanlar mı attı?

Hayır!
Peki, neden bu eylemler Amerikan toplumunun tamamının dinî kimliğiyle açıklanmıyor?
Çünkü devletlerin askerî kararları ile milyonlarca insanın kişisel inancı aynı şey değildir.

O hâlde Müslüman toplumlar söz konusu olduğunda da aynı ilke geçerli olmalıdır.
Bir insanın hayatının değeri, bombayı atan kişinin dinine göre değişemez.

AMERİKA KITASINDA YERLİ HALKLARIN YAŞADIĞI FELAKET

Amerika kıtasının Avrupalılar tarafından sömürgeleştirilmesi, dünya tarihinin en ağır demografik ve insani yıkımlarından birini meydana getirdi.

Kıtadaki yerli halklar savaşlar, zorla çalıştırma, topraklarından sürülme, katliamlar ve özellikle dışarıdan taşınan salgın hastalıklar nedeniyle büyük nüfus kayıplarına uğradı.

Bazı araştırmalarda 1492 sonrasında Amerika kıtasındaki yerli nüfusun yaklaşık yüzde 90 oranında azaldığı tahmin edilmektedir.

Ancak Kuzey Amerika’da 50 milyon, Güney Amerika’da 100 milyon insanın doğrudan öldürüldüğü şeklindeki rakamlar, güvenilir tarihsel verilerle kesinleşmiş değildir.
Bu rakamları kesinmiş gibi kullanmak yerine, belgelenmiş büyük yıkımı doğru anlatmak gerekir.

Çünkü tarihsel gerçeklerin büyüklüğünü göstermek için abartıya ihtiyacımız yoktur.
Milyonlarca insanın hayatını kaybetmesi zaten başlı başına bir insanlık felaketidir.

Burada asıl mesele şudur.
Topraklarına el konulan insanların acıları neden yeterince hatırlanmıyor?

Yerli halkların kültürleri neden yok olmanın eşiğine getirildi?
Medeniyet götürme iddiası, sömürgeciliği nasıl meşrulaştırmak için kullanılabildi?

Bir toplumun kendisini medeni ilan etmesi, başka toplumların hayatı üzerinde sınırsız hak sahibi olduğu anlamına gelmez.

AVUSTRALYA’NIN YERLİ HALKLARI: SÖMÜRGECİLİĞİN UNUTULAN ACI SAYFASI

Avustralya’nın yerli halkları da sömürgeleştirme sürecinde ağır kayıplar yaşadı.
Topraklarından uzaklaştırıldılar.
Şiddete maruz kaldılar.
Hastalıklar ve yerinden edilme nedeniyle nüfusları büyük ölçüde azaldı.

Çocukların ailelerinden koparıldığı uygulamalar, Avustralya tarihinin en acı sayfaları arasında yer aldı.
Ancak burada da tarihsel doğruluğu korumalıyız.

Avustralya’da 20 milyon yerli insanın öldürüldüğü iddiası, mevcut tarihsel nüfus tahminleriyle desteklenmemektedir.
Bu durum, yaşanan zulmün önemini azaltmaz.

Aksine gerçek belgeler üzerinden konuşmak, tarihsel adalet talebimizi daha güçlü hâle getirir.
Çünkü hakikati savunmanın yolu, hakikate sadık kalmaktır.

AFRİKA’NIN KÖLELİK TARİHİ: İNSANIN META HÂLİNE GETİRİLMESİ

Afrika kıtasının köle ticareti yoluyla uğradığı yıkım, insanlık tarihinin en büyük ahlaki felaketlerinden biridir.

Atlantik köle ticareti sırasında yaklaşık 12,5 milyon Afrikalı köle gemilerine bindirildi.

Bunların yaklaşık 10,7 milyonu Atlantik’in karşı kıyılarına sağ ulaşabildi.

Milyonlarca insan ailelerinden, topraklarından ve kültürlerinden koparıldı.
İnsanlar pazarlarda alınıp satıldı.
Zincire vuruldu.
Zorla çalıştırıldı.
İnsanlık onuru ticari kazanca dönüştürüldü.

Bununla birlikte 180 milyon Afrikalının kaçırıldığı ve yüzde 88’inin okyanusa atılarak öldüğü iddiası tarihsel verilerle doğrulanmamaktadır.

Ayrıca köle ticaretinin farklı dönemlerinde Avrupalı, Afrikalı ve Müslüman aktörlerin de rol oynadığını unutmamak gerekir.

Tarih karşısında dürüst olmak, kim tarafından yapılırsa yapılsın köleliği mahkûm etmektir.
Burada sorulması gereken soru şudur:

İnsan ticaretinden servet kazanan sistemler, hangi ahlaki anlayışla kendilerini insanlığın öğretmeni olarak sunabilir?

Geçmişin sorumluluğunu kabul etmek, bugünün insanlarını atalarının suçlarıyla mahkûm etmek değildir.
Ama tarihsel zulmü unutturmak da değildir.

TERÖRÜN TANIMI NEDEN SALDIRGANIN KİMLİĞİNE GÖRE DEĞİŞİYOR?

Gelelim meselenin en önemli noktasına.
Bir saldırganın adı Muhammed olduğunda bazı haberlerde dinî kimliği özellikle vurgulanabiliyor.

Aynı nitelikteki bir saldırıyı başka bir inanca mensup kişi gerçekleştirdiğinde ise olay farklı kavramlarla açıklanabiliyor.
Bu tür farklılıklar, kamuoyunda haklı olarak çifte standart tartışmalarına yol açmaktadır.

Ancak her olayın hukuki niteliği; saldırının amacı, hedefi, örgütlü yapısı ve sivillere yönelik şiddet içerip içermediği gibi unsurlara göre değerlendirilmelidir.
Terörizm yalnızca saldırganın diniyle tanımlanamaz.

Terörizm, siyasi veya ideolojik amaçlarla korku yaratmak için kullanılan belirli şiddet biçimleriyle ilgilidir.
Bu nedenle temel ilkemiz açık olmalıdır:
Suçun adı, suçlunun dinine göre değişmemelidir.

Müslüman bir saldırgan sivilleri hedef aldığında bu eylem terörizm niteliği taşıyorsa terörizmdir.

Hıristiyan, Yahudi, Budist, ateist veya başka bir kimliğe sahip saldırgan aynı nitelikte bir eylem gerçekleştirdiğinde de terörizmdir.
Bu kadar açık!
Bu kadar basit!
Bu kadar adil!

İSLAM’I TERÖRİZMLE ÖZDEŞLEŞTİRMEK NEDEN YANLIŞTIR?

İslam, dünya çapında milyarlarca insanın inancıdır.

Müslümanlar farklı milletlerden, kültürlerden, siyasi düşüncelerden ve toplumsal geleneklerden oluşur.
Bu kadar büyük ve çeşitli bir insan topluluğunu terörizmle özdeşleştirmek hem gerçek dışıdır hem de ağır bir haksızlıktır.

Kur’an-ı Kerim’de Maide Suresi’nin 32. ayetinde bir insanın haksız yere öldürülmesinin ağırlığı, bütün insanlığı öldürmekle karşılaştırılarak anlatılır.
İslam düşüncesinde adalet, merhamet, emanete sadakat ve kul hakkı önemli ahlaki ilkelerdir.

Elbette tarih boyunca Müslüman toplumlarda da savaşlar, baskılar ve adaletsizlikler yaşanmıştır.
Bunları inkâr etmek doğru değildir.

Fakat tarihsel olarak Müslümanların işlediği suçlar nasıl bütün İslam’ın özünü temsil etmiyorsa, başka dinlere mensup insanların işlediği suçlar da o dinlerin tamamını temsil etmez.

İslam’ı terörizmle özdeşleştirmek, Müslümanların inanç özgürlüğüne ve insanlık onuruna zarar veren bir genellemedir.

Bu yaklaşımın karşısında durmak, yalnızca Müslümanların değil, adalete inanan herkesin sorumluluğudur.

BATI’NIN AHLAKİ ÜSTÜNLÜK İDDİASI SORGULANMALIDIR

Batı medeniyeti bilim, teknoloji, hukuk ve demokratik kurumların gelişimine önemli katkılar sağlamıştır.

Bunu inkâr etmek tarihsel gerçekleri görmezden gelmek olur.

Ancak aynı tarih içinde sömürgecilik, köle ticareti, ırkçılık, emperyal savaşlar ve ağır insan hakları ihlalleri de bulunmaktadır.

İşte bu iki gerçeği birlikte değerlendirmek zorundayız.

Bir medeniyetin başarılarını kabul etmek, onun tarihsel hatalarını görmezden gelmek anlamına gelmez.

Aynı şekilde tarihsel hatalarını eleştirmek de bütün bir toplumu suçlamak değildir.

Burada asıl eleştirilmesi gereken, insan hakları konusunda seçici davranan anlayıştır.

Bir yerde sivil kayıplar yaşandığında güçlü tepki gösterip başka bir yerde benzer acılar karşısında sessiz kalmak, evrensel değerlerin inandırıcılığını zayıflatır.

Bir toplumun özgürlüğünü savunurken başka bir toplumun özgürlüğünü görmezden gelmek adalet değildir.

İnsan hakları yalnızca güçlü devletlerin vatandaşlarına ait değildir.
Filistinli çocuğun da hakkıdır.
Ukraynalı çocuğun da hakkıdır.
Afrikalı çocuğun da hakkıdır.
Avrupalı çocuğun da hakkıdır.
Müslümanın da hakkıdır.
Hıristiyanın da hakkıdır.
İnançsız insanın da hakkıdır.
Çünkü insan onuru evrenseldir.

MÜSLÜMANLARIN KAYBETMEMESİ GEREKEN EN BÜYÜK DEĞER: ÖZGÜVEN

Bugün İslam dünyasının en önemli ihtiyaçlarından biri özgüvendir.
Ancak özgüven, başkalarını küçümsemek değildir.

Özgüven, kendi tarihini bilmektir.
Kendi medeniyetinin değerini anlamaktır.

Bilime katkı sunmaktır.
Üretmektir.
Çalışmaktır.
Adaletli olmaktır.
Haksızlık karşısında susmamaktır.

Müslüman gençler yalnızca geçmişteki büyük bilim insanlarıyla övünmemelidir.
Yeni bilim insanları yetiştirmelidir.

Yalnızca tarihî medeniyet merkezlerini hatırlamamalıdır.
Yeni üniversiteler, araştırma merkezleri ve teknoloji kurumları kurmalıdır.

Yalnızca geçmisin adalet anlayışını anlatmamalıdır.
Bugünün dünyasında adaleti hayata geçirmelidir.

Çünkü gerçek medeniyet özgüveni, geçmişteki başarıları tekrarlamakla değil, yeni başarılar ortaya koymakla güçlenir.
İslam dünyasının ihtiyacı aşağılık duygusu da değildir, üstünlük kibri de değildir.

İhtiyacımız olan şey, bilgiye, ahlaka, çalışmaya ve insan onuruna dayanan güçlü bir özgüvendir.

İSLAM DÜNYASI ÖNCE KENDİ İÇİNDE ADALETİ GÜÇLENDİRMELİDİR

Dışarıdan gelen haksız eleştirilere karşı çıkarken kendi sorunlarımızı da görmezden gelemeyiz.

Müslüman toplumlarda yaşanan yolsuzlukları, adaletsizlikleri, eğitim eksikliklerini ve insan hakları sorunlarını eleştirmek İslam’a karşı olmak değildir.
Aksine bu sorunlarla mücadele etmek, savunduğumuz ahlaki ilkeleri hayata geçirmektir.

Bir ülkede yöneticiler adaletsiz davranıyorsa, buna karşı çıkmalıyız.
Kadınların eğitim hakkı engelleniyorsa, buna karşı çıkmalıyız.

Çocuklar yoksulluk içinde büyüyorsa, çözüm üretmeliyiz.
Mezhep veya etnik kimlik nedeniyle insanlar ayrımcılığa uğruyorsa, adaleti savunmalıyız.

Çünkü İslam dünyasının saygınlığı yalnızca dışarıya verdiği cevaplarla değil, kendi vatandaşlarına sunduğu hayat şartlarıyla da ölçülecektir.
Dünyaya adalet çağrısı yapanlar, önce kendi yönetimlerinde adaleti güçlendirmelidir.

STRATEJİK BAKIŞ: İSLAM DÜNYASI SAVUNMADAN ÜRETİME GEÇMELİDİR

Bugün dünya yalnızca askerî güçle yönetilmiyor.

Bilgiyle yönetiliyor.
Teknolojiyle yönetiliyor.
Ekonomiyle yönetiliyor.
Medya ve kültür yoluyla etkileniyor.

Bu nedenle İslam dünyasının önündeki en büyük stratejik görev, kendi insan kaynağını güçlendirmektir.
Üniversitelerimiz dünya çapında bilim üretmelidir.
Gençlerimiz teknoloji geliştirmelidir.
Kadınlarımız eğitimde, bilimde ve ekonomik hayatta fırsat eşitliğine sahip olmalıdır.

Devletlerimiz hukukun üstünlüğünü güçlendirmelidir.
Medya kuruluşlarımız doğru ve güvenilir haberciliği esas almalıdır.

Tarihçilerimiz geçmişi sloganlarla değil, belgelerle anlatmalıdır.
Çünkü dünyaya verebileceğimiz en güçlü cevap yalnızca sözlerimiz değildir.

En güçlü cevabımız, kurduğumuz adil toplumlar ve insanlığa sunduğumuz somut katkılar olacaktır.

Müslümanların özgüvenini yeniden güçlendirmek istiyorsak önce onlara kendi değerlerini öğretmeli, ardından bu değerleri bilim, ahlak ve üretimle geleceğe taşımalarını sağlamalıyız.

İSLAM’LA GURUR DUYMAK, ADALETİN YANINDA DURMAKTIR

Ben Müslüman olmaktan gurur duyuyorum.
İslam’ın merhamet, adalet, yardımlaşma ve insan onuruna verdiği değeri önemsiyorum.

Fakat benim inancımla gurur duymam, başka bir insanın inancını küçümsememi gerektirmez.

Tam tersine, kendi inancıma duyduğum saygı, başkalarının inanç özgürlüğüne de saygı göstermemi gerektirir.

Benim için gerçek özgüven budur.
Benim için gerçek medeniyet anlayışı budur.
Benim için insanlık onurunu savunmak budur.
Bir Müslüman olarak terörizmi reddediyorum.

Bir insan olarak sivillere yönelik bütün saldırıları reddediyorum.
Bir Türk olarak tarihimizden aldığımız adalet ve merhamet anlayışının yaşatılmasını istiyorum.

Bir dünya vatandaşı olarak hiçbir çocuğun savaşta ölmesini istemiyorum.
Hiçbir annenin evladının başında ağlamasını istemiyorum.

Hiçbir insanın dini, dili, ırkı veya milliyeti nedeniyle aşağılanmasını kabul etmiyorum.

Çünkü inancımla gurur duymak, başkasının acısına duyarsız kalmak değil; o acıyı da kendi vicdanımda hissetmektir.

TARİHİ YAZANLAR DEĞİL, HAKİKAT KONUŞSUN!

Artık insanlığın ortak bir ahlak anlayışında buluşması gerekiyor.
Birinci Dünya Savaşı’nı hatırlarken bütün bir dini suçlamamalıyız.

İkinci Dünya Savaşı’nı anlatırken suçun gerçek siyasi ve ideolojik sorumlularını göstermeliyiz.
Hiroşima ve Nagazaki’yi konuşurken nükleer silahların insanlığa verdiği zararı unutmamalıyız.

Amerika ve Avustralya’nın yerli halklarını hatırlarken sömürgeciliğin ağır sonuçlarıyla yüzleşmeliyiz.

Afrika’nın kölelik tarihini anlatırken insanın insanı sömürmesine karşı çıkmalıyız.
Ve terörizm söz konusu olduğunda aynı ahlaki ölçüyü herkes için uygulamalıyız.

Çünkü terörün dini yoktur.
Zulmün milliyeti yoktur.
Adaletin ayrıcalıklı sahibi yoktur.
İnsanlık onurunun sınırı yoktur.

Bugün bütün dünyaya şu çağrıyı yapıyorum:
Müslümanları terörizmle özdeşleştirmekten vazgeçin!

Suçları dinlere değil, gerçek faillerine yükleyin!
İnsan haklarını siyasi çıkarlara göre değil, evrensel ilkelere göre savunun!

Tarihsel suçları gizlemeyin, fakat geçmişin suçlarını bugünün masum insanlarına da yüklemeyin!
Biz Müslümanlar da kendi sorumluluğumuzu yerine getirelim.

Bilimde ilerleyelim.
Eğitimde güçlenelim.
Ekonomide üretelim.
Adalette örnek olalım.
Merhamette yarışalım.
İnsanlığa faydalı eserler bırakalım.
Ve hiçbir zaman unutmayalım:

Bir medeniyetin büyüklüğü, başka medeniyetleri suçlamasıyla değil; insanlığa kazandırdığı değerlerle ölçülür.
Ben İslam’ımla gurur duyuyorum.

Müslüman kimliğimle gurur duyuyorum.
Ama en önemlisi, bütün insanların eşit onura sahip olduğuna inanıyorum.

Çünkü biliyorum ki:
İslam’ı savunmanın en güçlü yolu, adaleti savunmaktır.

Müslümanların özgüvenini güçlendirmenin en doğru yolu, onları bilgiyle, ahlakla ve üretimle geleceğe hazırlamaktır.
Ve dünyadaki çifte standartları ortadan kaldırmanın yolu, herkes için aynı adalet terazisini kullanmaktır.

Tarih boyunca nice imparatorluklar kuruldu, nice ordular zafer kazandı, nice devletler yıkıldı.
Ama insanlığın hafızasında kalıcı olan yalnızca güç değildir.

Adalettir.
Merhamettir.
Vicdandır.
İnsanlığa bırakılan iyiliktir.

Çünkü silahlarla toprak kazanılabilir, parayla servet biriktirilebilir; fakat insanlığın gönlünde yer edinmenin tek yolu adalet ve merhamettir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir