Raziye ÇAKIR
15 Eylül 1918 – Nuri Paşa ve Kafkas İslam Ordusu’nun Hatırasına
Aziz kardeşlerim,
Kıymetli dostlar,
Can Azerbaycan’ın aziz evlatları,
Bugün yalnızca bir askerî zaferi anmak için burada değiliz.
Bugün bir kardeşlik destanını hatırlamak için buradayız.
Bugün Gence’den Bakü’ye uzanan yolları, o yollarda yürüyen Mehmetçiği, Azerbaycanlı kardeşleriyle omuz omuza savaşan Kafkas İslam Ordusu’nu ve Bakü’ye ulaşamadan toprağa düşen şehitleri anmak için buradayız.
Takvimler 15 Eylül 1918’i gösterdiğinde Bakü’de yalnızca bir şehrin kaderi değişmedi.
Bir milletin geleceği değişti.
Bir devlet başına kavuştu.
Ve Anadolu ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik, kanla ve fedakârlıkla tarihe yazıldı.
BİR DEVLET DOĞMUŞTU, FAKAT BAŞKENTİNE ULAŞAMIYORDU
28 Mayıs 1918’de Azerbaycan bağımsızlığını ilan etmişti.
Fakat Bakü genç cumhuriyetin kontrolünde değildi.
Bu son derece kritik bir durumdu.
Çünkü Bakü yalnızca bir şehir değildi.
Bakü Hazar’dı.
Bakü limandı.
Bakü petroldü.
Bakü ticaretti.
Bakü Kafkasya’nın stratejik merkezlerinden biriydi.
Daha önemlisi Bakü, Azerbaycan’ın kalbiydi.
Bağımsız bir Azerbaycan düşünülebilirdi belki…
Ama Bakü’süz bir Azerbaycan’ın geleceğini güvence altına almak çok daha zordu.
Üstelik Azerbaycan Türklerinin yeterli askerî gücü bulunmuyordu. Dönemin şartlarında Osmanlı Devleti’nden yardım istendi ve Nuri Paşa’nın Kafkas İslam Ordusu’nun başına getirilmesine uzanan süreç başladı.
İşte o gün Anadolu, Kafkaslardan yükselen sesi duydu.
Ve kardeşinin çağrısına cevap verdi.
ANADOLU KENDİSİ ZORDAYDI AMA KARDEŞİNİ YALNIZ BIRAKMADI
Burada üzerinde özellikle durmamız gereken bir hakikat vardır.
1918’in Osmanlı Devleti için ne anlama geldiğini unutmayalım.
Yıllardır savaşan bir devlet…
Yorgun bir millet…
Cepheden cepheye koşan askerler…
Yoksulluk…
Yokluk…
Şehit haberleri…
Anadolu’nun kendisinin yardıma ihtiyacı vardı.
Fakat Azerbaycan’dan bir ses yükseldi:
“Kardeşim, yetiş!”
Anadolu o sese sırtını dönmedi.
İşte kardeşlik budur.
Varlıklı gününde paylaşmak kolaydır.
Asıl kardeşlik, kendinde azken elindekini kardeşinle paylaşabilmektir.
Kendi evinde yangın varken kardeşinin evindeki yangına koşabilmektir.
1918’de Anadolu bunu yaptı.
VE NURİ PAŞA GENCE’YE GELDİ
Nuri Paşa 25 Mayıs 1918’de Gence’ye ulaştı.
Henüz 28 yaşındaydı.
Ama bazen tarih insanların yaşına bakmaz.
Omuzlarına büyük görevler yükler.
Nuri Paşa’nın omuzlarına yüklenen görev de ağırdı.
Yeni kurulmakta olan Azerbaycan’ın askerî teşkilatlanmasına katkıda bulunmak ve Bakü yolunu açmak…
Gence, Gazah, Zakatala, Ağdam, Ağdaş, Karabağ ve çevresinde teşkilatlanma başladı.
Osmanlı askeri geldi.
Azerbaycanlı gençler katıldı.
Yerel kuvvetler toparlandı.
Artık Anadolu’nun evlatları ile Azerbaycan’ın evlatları aynı saftaydı.
İşte o andan itibaren mesele iki ayrı toplumun meselesi olmaktan çıktı.
Aynı kaderin iki yakası birleşti.
VE LALELER GÖRÜNDÜ…
Şimdi gözlerinizi bir an kapatın.
1918 yılının Gence’sini düşünün.
Yollar toz içerisinde…
İnsanlar aylardır endişeli…
Anneler çocuklarını korumaya çalışıyor.
Yaşlılar uzaklara bakıyor.
Herkesin kulağı yolda.
Bir haber bekleniyor.
Bir yardım bekleniyor.
Bir kardeş bekleniyor.
Sonra uzaklardan askerler görünüyor.
Yaklaşıyorlar…
Başlarında kırmızı fesler…
Yüzlerce…
Binlerce…
Uzakta kırmızı fesler, bozkırın üzerinde açmış laleler gibi görünüyor.
İşte halk hafızasında anlatılan o güzel benzetme burada doğuyor:
Laleler geliyor…
Ama gelen çiçek değildir.
Anadolu’nun çocuklarıdır.
Gelen bahar değildir yalnızca.
Umuttur.
Gelen sıradan bir ordu değildir.
Kardeştir.
“LALELER” NEDEN BU KADAR DERİNDİR?
Azerbaycan’ın meşhur “Laleler – Lalələr” eseri yıllar sonra bestelenmiştir.
Dolayısıyla onu doğrudan 1918’de cephede söylenmiş bir asker türküsü olarak değerlendirmek doğru olmaz.
Fakat kültürel hafızada “Laleler”, Gence’ye gelen Osmanlı askerlerinin kırmızı fesleriyle ve Kafkas İslam Ordusu’nun hatırasıyla güçlü biçimde özdeşleştirilmiştir. Elimizdeki tarihî metin de bu yorumu, askerlerin kırmızı püsküllü feslerinin lalelere benzetilmesi ve Osmanlı askerine duyulan sevginin sembolü olarak aktarmaktadır.
Bu nedenle bugün “Laleler”i dinlediğimde ben yalnız çiçekleri düşünmüyorum.
Gence yolunu düşünüyorum.
Göyçay’ı düşünüyorum.
Şamahı’yı düşünüyorum.
Bakü’yü düşünüyorum.
Ve Anadolu’dan gelip bir daha Anadolu’ya dönemeyen gençleri düşünüyorum.
Çünkü bazen bir millet tarihini kitaplara yazar.
Bazen taşa kazır.
Bazen de bir türküye emanet eder.
GENCE’DEN BAKÜ’YE UZANAN YOL
Kafkas İslam Ordusu için Bakü yolu kolay değildi.
Göyçay’da savaşıldı.
Kürdemir’de savaşıldı.
Ağsu’da savaşıldı.
Şamahı’da savaşıldı.
Bakü önlerine gelindi.
5 Ağustos’taki harekât istenilen sonucu vermedi.
Cephane sıkıntısı yaşandı.
Kayıplar verildi.
Fakat geri dönülmedi.
Çünkü artık arkalarında yalnız Gence yoktu.
Arkalarında kendilerine umut bağlayan bir millet vardı.
Ve önlerinde Bakü vardı.
14 EYLÜL GECESİ
Sonra o gece geldi.
14 Eylül 1918.
Bakü önlerinde karanlık çöktü.
Belki askerlerden bazıları son defa gökyüzüne baktı.
Belki Anadolu’daki annesini düşündü.
Belki cebindeki aile fotoğrafına dokundu.
Belki içinden,
“Yarın sağ kalacak mıyım?”
diye geçirdi.
Bilmiyoruz.
Fakat bildiğimiz bir şey var:
Geri dönmediler.
İleri yürüdüler.
Nuri Paşa’nın emriyle büyük taarruz başladı.
Çarpışmalar gece boyunca ve ertesi gün devam etti.
Ve takvimler 15 Eylül 1918’i gösterdiğinde…
Bakü’nün kapıları açıldı.
Kafkas İslam Ordusu ve Azerbaycan kuvvetleri şehre girdi. Kaynağımız, Bakü halkının Osmanlı askerlerini büyük bir sevinçle karşıladığını ve Mehmet Emin Resulzade’nin bu günü Türk ve Azerbaycan kuvvetlerinin tarihî fedakârlığı olarak anlattığını aktarıyor.
FAKAT ZAFERİN BİR BEDELİ VARDI
Bakü kurtuldu.
Bayraklar yükseldi.
İnsanlar sokaklara çıktı
Fakat bazı evlere evlatları dönemedi.
Kaynakta Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü harekâtı sürecinde 1.130 şehit verdiği belirtiliyor. Bu şehitlerin Bakü’den Şamahı’ya, Göyçay’dan çeşitli Azerbaycan bölgelerine uzanan geniş bir coğrafyada yattıkları aktarılıyor.
Şimdi kendimize şu soruyu soralım:
Bu gençler neden binlerce kilometre uzakta toprağa düştüler?
Onların Bakü’de evi yoktu.
Tarlası yoktu.
Dükkânı yoktu.
Fakat orada kardeşi vardı.
İşte bu yüzden Türkiye-Azerbaycan kardeşliği yalnızca diplomatik bir cümle değildir.
Onun altında şehit vardır.
Kan vardır.
Gözyaşı vardır.
Fedakârlık vardır.
BAKÜ’DEKİ MEZAR TAŞLARI KONUŞABİLSEYDİ…
Bakü’deki Türk Şehitliği’nde yürürken mezar taşlarına yalnız isim olarak bakmayın.
Her taşın arkasında bir Anadolu evi vardır.
Bir anne vardır.
Bir baba vardır.
Belki bir nişanlı vardır.
Belki bekleyen bir eş vardır.
Ve belki Anadolu’nun küçük bir köyünde ömrünün sonuna kadar oğlunun yolunu bekleyen bir anne vardır.
Oğlu dönmedi.
Çünkü Bakü’de kaldı.
Ama o anne bilmese bile Azerbaycan onun oğlunu sahiplendi.
İşte kardeşlik budur.
Bir annenin Anadolu’da doğurduğu evlada, başka bir Türk yurdunun yüz yıl sonra bile “şehidimiz” diyebilmesidir.
NURİ PAŞA’NIN EN BÜYÜK ZAFERİ
Nuri Paşa’nın zaferi yalnız Bakü’yü almak değildi.
Asıl büyük mirası, Anadolu ile Azerbaycan arasında kolay kolay silinmeyecek bir hatıra bırakmasıydı.
Çünkü devletler arasında anlaşmalar değişebilir.
İttifaklar değişebilir.
Hükümetler değişebilir.
Dünya dengeleri değişebilir.
Fakat ortak şehitleriniz varsa aranızdaki bağ artık yalnız diplomasi değildir.
Kader ortaklığıdır.
1918’DEN BUGÜNE VERİLEN MESAJ
Bugün üzerinden bir asırdan fazla zaman geçti.
Fakat 1918 bize hâlâ çok önemli bir stratejik ders veriyor:
Türk dünyasının geleceği yalnız duygusal kardeşlik söylemleriyle kurulamaz.
Kardeşlik kurumsallaştırılmalıdır.
Ekonomide…
Eğitimde…
Kültürde…
Ulaştırmada…
Enerjide…
Savunmada…
Bilimde…
Gençlik politikalarında…
Ortak tarih bilincinde…
Birlikte hareket etme kabiliyeti güçlendirilmelidir.
1918’de kardeşlik cephede sınandı.
Bugünün neslinin görevi ise bu kardeşliği barışta, bilimde, ekonomide ve ortak kalkınmada güçlendirmektir.
GENÇLERE SESLENİYORUM
Sevgili gençler,
Bakü’ye gittiğinizde yalnız modern binalara bakmayın.
Şehitler Hıyabanı’na çıkın.
Türk Şehitliği’nde biraz sessiz durun.
Oradaki isimleri okuyun.
Sonra kendinize sorun:
“Bu insanlar buraya neden geldiler?”
Cevabı bulduğunuzda Türkiye-Azerbaycan kardeşliğini de anlayacaksınız.
Sonra Gence’ye gidin.
Göyçay’a gidin.
Şamahı’ya gidin.
Nuri Paşa’yı okuyun.
Mehmet Emin Resulzade’yi okuyun.
1918’i öğrenin.
Ve bir gün “Laleler” türküsünü duyduğunuzda onu yalnız kulağınızla dinlemeyin.
Tarihinizle dinleyin.
LALELER HÂLÂ AÇIYOR
15 Eylül 1918’de Bakü’ye giren askerlerin hiçbiri bugün yaşamıyor.
Onları karşılayan insanların da büyük bölümü çoktan ebediyete yürüdü.
Nuri Paşa da aramızda değil.
Fakat hikâye bitmedi.
Çünkü milletlerin ömrü insan ömründen uzundur.
Bugün Bakü’de bir çocuk Türkiye bayrağını gördüğünde kardeşlik hissediyorsa…
Anadolu’da bir çocuk Azerbaycan bayrağını gördüğünde onu yabancı bir bayrak gibi görmüyorsa…
1918 hâlâ yaşıyor demektir.
Ve Laleler hâlâ açıyor demektir.
O lalelerin bazıları Gence yolunda yürüdü.
Bazıları Göyçay’da savaştı.
Bazıları Bakü’ye ulaştı.
Bazıları Bakü’yü göremeden toprağa düştü.
Ama hiçbiri unutulmadı.
Çünkü onlar yalnız bir şehri kurtarmadılar.
Bir kardeşliğin tarihini yazdılar.
Bugün Bakü’den İstanbul’a, Gence’den Ankara’ya, Şuşa’dan Anadolu’ya uzanan kardeşlik köprüsünün temellerinden biri 1918’de atıldı.
Ve o köprünün harcında şehitlerimizin kanı vardır.
Onun için son sözümüz şudur:
Bakü’yü unutma.
Gence’yi unutma.
Göyçay’ı unutma.
Nuri Paşa’yı unutma.
Kafkas İslam Ordusu’nu unutma.
Ve “Laleler” çaldığında, o kırmızı lalelerin arasında Bakü’ye yürüyen Mehmetçiği hatırla.
Çünkü tarihini unutan millet yolunu kaybeder.
Tarihini bilen millet ise geleceğini başkalarının kalemiyle değil, kendi iradesiyle yazar.
15 Eylül 1918’de Bakü için toprağa düşen bütün şehitlerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
Nuri Paşa’nın ve Kafkas İslam Ordusu’nun aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.
Ruhları şad olsun.
Mekânları cennet olsun.
Yaşasın Türkiye-Azerbaycan kardeşliği.
Laleler solmasın.
Kardeşlik bitmesin.
Şehitler unutulmasın.






