Rafet ULUTÜRK
Bir zamanlar kahkahalar yükselirdi.
Bir zamanlar insanlar yüz yüze konuşur, göz göze gülümserdi.
Bir fincan çayla bir ömür dostluk başlardı.
Tarihler 1974’ü gösterdiğinde bir kafeye girdiğinizde, sizi sıcak sohbetler karşılardı. Arka planda çalan müzik değil, masadan yükselen muhabbetin sesi doldururdu havayı. Gözler gözlerle buluşur, eller ellerle tokalaşır, kalpler birbirini tanırdı. Herkesin yüzünde hayatın izleri, samimiyetin ışığı olurdu.
Bugün 2024…
Aynı mekânlar, ama bambaşka manzaralar.
Kahkahanın yerini sessizlik, göz temasının yerini ekran ışığı aldı.
Artık insanlar yüzlerine değil, telefonlarına bakıyor.
Aynı masada oturuyoruz, ama farklı dünyalarda yaşıyoruz.
Teknoloji gelişti, evet.
Her bilgi bir tık uzağımızda.
Ama bir “Nasılsın?” sorusu bu kadar mı zor oldu?
Artık insanlar birbirine değil, bildirimlerine koşuyor.
Artık sohbet etmek yerine kaydırmayı tercih ediyoruz.
Kalpler değil parmaklar hareket ediyor.
Oysa bir zamanlar insanlar birbirine zaman ayırırdı.
Şimdi “meşgulüm” demek bir kaçış biçimi oldu.
Gerçeklikten, samimiyetten, insandan kaçış…
Zaman aktı, teknoloji büyüdü…
Ama insan küçüldü.
Bir ekrana sığan yaşamlar, bir cümleye sığmayan yalnızlıklar taşıyoruz artık.
Kimi zaman bir kafeye giriyoruz,
herkes aynı masada ama kimse orada değil.
Oysa en çok da bakılmak istiyor insan,
dinlenmek, anlaşılmak, hissedilmek…
Çünkü hiçbir ekran bir bakışın yerini tutamaz.
Hiçbir mesaj, bir dostun sesindeki sıcaklığı veremez.
Hiçbir paylaşım, bir omuz kadar rahatlatmaz.
Ve hiçbir teknoloji,
kaybedilen bir tebessümün yerini dolduramaz.
Unutmayalım:
İnsan insanla güzeldir.
Kahkaha kahkahayla çoğalır.
Göz göze gelmek hâlâ en eski ve en derin iletişim biçimidir.
Belki bir gün…
Telefonları bir kenara bırakıp tekrar birbirimizin yüzüne bakmayı öğreniriz.
Çünkü gerçek bağlar, ekranlarda değil, kalplerde kurulur.
