Rafet ULUTÜRK
Oğuz Han’dan başlayan anlatı, yalnızca bir destanın değil; bir zihniyetin, bir devlet kurma refleksinin başlangıcıdır. Bu refleks, tarih boyunca farklı adlarla, farklı coğrafyalarda yeniden vücut buldu:
Asya Hun İmparatorluğu, Göktürk Kağanlığı, Uygur Devleti, Avarlar, Hazarlar, Karahanlılar, Gazneliler, Büyük Selçuklu, Harzemşahlar, Altın Orda, Timur İmparatorluğu, Babürler ve Osmanlı…
Bu devletler yalnızca siyasi organizasyonlar değildi; her biri, bir düzen kurma iddiasının, bir adalet anlayışının ve bir dünya tasavvurunun temsilcisiydi.
Selçuklu, Anadolu’da vatan fikrini kurumsallaştırdı. Osmanlı, bu fikri cihanşümul bir nizama dönüştürdü. Cumhuriyet ise bu tarihsel birikimi modern çağın kavramlarıyla yeniden tanımladı.
Mustafa Kemal Atatürk bu noktada yalnızca bir kurucu değil, aynı zamanda bir dönüştürücü olarak ortaya çıktı. “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” sözü, bir tanımdan çok bir yön tayinidir. Bu yön, geçmişten kopmadan geleceğe yürüyebilme iradesidir.
Bugün ise yeni bir başlangıçtayız.
21.yüzyıl, yalnız güç dengelerinin değil, kimliklerin ve medeniyet tasavvurlarının da yeniden şekillendiği bir çağdır. Türk dünyası, Orta Asya’dan Anadolu’ya, Kafkasya’dan Balkanlar’a uzanan geniş bir coğrafyada yeniden birbirini hatırlamakta, yeniden konuşmakta ve yeniden düşünmektedir.
Dünya gerçekten “bizi bekliyor” mu?
Belki hayır. Dünya kimseyi beklemez. Ama dünya, kendini hazırlayanlara alan açar.
İşte bu noktada Türkçülük kavramını doğru yere oturtmak gerekir.
Türkçülük, dar bir ırk tanımı değildir. Eğer öyle olsaydı, bu kadar farklı coğrafyada, bu kadar farklı kültürle temas etmiş bir tarih bu kadar uzun yaşayamazdı. Türkçülük; adaletin, hakkın ve kul hakkının gözetilmesidir. Devlet kurarken de, yönetirken de, güç kullanırken de bir ölçüye bağlı kalmaktır.
Bu yüzden Türk tarihinin en güçlü olduğu dönemler, aynı zamanda adalet fikrinin en güçlü olduğu dönemlerdir.
Bugün yeniden bir eşikteyiz.
Geçmişin ihtişamını anlatmak kolaydır; geleceğin sorumluluğunu taşımak zordur.
Eğer bu yüzyıl gerçekten Türk dünyasının yüzyılı olacaksa, bu; sloganlarla değil, şu alanlarda gösterilecek iradeyle mümkün olacaktır:
bilim, teknoloji, eğitim, hukuk, üretim ve ahlak.
Çünkü medeniyet, yalnızca fethetmekle değil; inşa etmekle yükselir.
Oğuz Han’dan bugüne uzanan yürüyüş bize şunu öğretir:
Millet olmak, sadece ortak bir geçmişe sahip olmak değil; ortak bir gelecek inşa etmeye karar vermektir.
Ve şimdi o karar anındayız.
