Sinan AKBAŞ
Bir milletin tarihinde bazı tarihler yalnızca takvim yaprağı değildir. O tarihler, geçmişte ödenen bedellerin, verilen mücadelelerin ve gelecek nesillere bırakılan vasiyetlerin sembolüne dönüşür.
Kıbrıs Türk toplumu açısından 1 Ağustos böyle bir gündür.
Bu tarih; Osmanlı hâkimiyetinin Kıbrıs’taki tarihî köklerini, Türk Mukavemet Teşkilatı’nın varoluş mücadelesini ve Kıbrıs Türk halkının güvenliği için oluşturulan kurumsal savunma yapısını aynı hafızada buluşturan sembolik bir gündür.
Bu nedenle 1 Ağustos’u yalnızca bir “bayram” olarak okumak eksik kalır.
1 Ağustos aynı zamanda şu sorunun cevabıdır:
Bir toplum, vatan bildiği topraklarda varlığını, kimliğini ve geleceğini nasıl korur?
1571’DEN BUGÜNE UZANAN BİR HAFIZA
Kıbrıs Türkünün ada üzerindeki tarihî hafızası birkaç on yıllık değildir.
1571, Kıbrıs tarihinin en önemli kırılma noktalarından biridir. Osmanlı hâkimiyetinin kurulmasıyla birlikte Anadolu’dan adaya yerleşimler gerçekleşmiş, Kıbrıs Türk toplumu yüzyıllar içerisinde kendi kültürü, inancı, gelenekleri ve sosyal yapısıyla adanın asli unsurlarından biri hâline gelmiştir.
Bu gerçeği anlamadan bugünkü Kıbrıs meselesini de tam anlamıyla değerlendirmek mümkün değildir.
Çünkü Kıbrıs Türkünün adadaki varlığı geçici bir siyasî gelişmenin sonucu değildir.
Kökü vardır.
Mezarı vardır.
Camisi vardır.
Köyü vardır.
Hatırası vardır.
Şehidi vardır.
Ve hepsinden önemlisi, yüzyıllar içerisinde oluşmuş bir vatan hafızası vardır.
Vatan dediğimiz şey zaten yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak değildir.
Vatan; dedemizin mezarıyla, annemizin duasıyla, çocuğumuzun geleceğiyle birleşmiş topraktır.
Kıbrıs Türkü açısından ada tam olarak böyledir.
1958: TMT VE “BURADAYIZ” DİYEN BİR TOPLUM
1 Ağustos’un ikinci büyük anlamı, Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kuruluşuyla özdeşleşen mücadele hafızasıdır.
TMT’yi yalnızca askerî bir teşkilat olarak değerlendirmek, ortaya çıktığı tarihsel şartları görmezden gelmek olur.
1950’li yılların sonlarına gelindiğinde Kıbrıs giderek artan bir gerilimin içerisine sürükleniyordu. Ada üzerindeki egemenlik tartışmaları, Enosis hedefi ve toplumlar arasındaki çatışmalar Kıbrıs Türklerinde ciddi bir güvenlik endişesi meydana getirmişti.
İşte TMT böyle bir atmosferde tarih sahnesine çıktı.
Onun temel mesajı aslında son derece açıktı:
“Bu topraklarda biz de varız.”
Bu cümle basit görünür.
Fakat bir toplumun geleceğini değiştirebilecek kadar güçlüdür.
Çünkü tarihte toplumların en tehlikeli anı yalnızca saldırıya uğradıkları an değildir.
Asıl tehlike, kendi varlıklarına olan inançlarını kaybettikleri andır.
TMT’nin tarihî psikolojik etkisi de buradadır.
Dağılmış bir topluma direnme iradesi, korku içerisindeki insanlara dayanışma duygusu, belirsizlik içerisindeki nesillere gelecek ümidi vermiştir.
MUKAVEMETİN ARKASINDAKİ ASIL GÜÇ: HALK
Direniş tarihlerini anlatırken çoğu zaman silahlar, komutanlar ve çatışmalar öne çıkar.
Fakat gerçek mukavemet bundan çok daha geniştir.
Bir öğretmenin çocuklara Türkçe öğretmeye devam etmesi de mukavemettir.
Bir annenin korkunun hâkim olduğu günlerde çocuklarını hayata hazırlaması da mukavemettir.
Bir köylünün komşusunun yarasını sarması da…
Bir doktorun yaralıları tedavi etmesi de…
Bir gencin nöbet tutması da…
Bir toplumun bütün baskılara rağmen kültürünü, kimliğini ve aidiyetini çocuklarına aktarması da mukavemettir.
Dolayısıyla Kıbrıs Türkünün direniş tarihini yalnızca cephede savaşan insanların hikâyesine indirgemek doğru değildir.
Bu, bütün bir toplumun ayakta kalma hikâyesidir.
20 TEMMUZ 1974: TARİHİN DÖNÜM NOKTASI
Kıbrıs Türk tarihinin en kritik tarihlerinden biri kuşkusuz 20 Temmuz 1974’tür.
1974’e giden süreç, yıllardır devam eden toplumlararası gerilimlerin, güvenlik sorunlarının ve adadaki siyasî krizin sonucuydu.
Türkiye’nin askerî müdahalesiyle Kıbrıs meselesi bambaşka bir aşamaya geçti.
Türkiye bu harekâtı Garanti Antlaşması’ndan doğan haklarına dayanarak bir Barış Harekâtı olarak tanımlarken; Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunan tarafı başta olmak üzere uluslararası alanda bunun hukuki ve siyasi niteliğine ilişkin farklı değerlendirmeler bulunmaktadır.
Ancak Kıbrıs Türk toplumu açısından 20 Temmuz’un anlamı son derece açıktır:
Toplumun kitlesel güvenlik kaygılarının sona ermesinde belirleyici bir kırılma noktasıdır.
Bu nedenle Kıbrıs Türkünün hafızasında Mehmetçik yalnızca Türkiye’den gelen bir asker değildir.
O aynı zamanda en zor zamanda uzanan elin sembolüdür.
1976: DİRENİŞTEN KURUMSAL SAVUNMAYA
1 Ağustos’un üçüncü önemli anlamı ise Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nın kuruluş yıldönümüdür.
Burada tarihî açıdan çok önemli bir dönüşüm vardır:
Önce toplum kendi varlığını korumak için direnmiştir.
Daha sonra savunma anlayışı kurumsallaştırılmıştır.
Bu, aslında bir toplumun tarihindeki olgunlaşmanın göstergesidir.
Çünkü devletleşme yalnızca bayrak çekmek veya kurumlara isim vermek değildir.
Devletleşmek;
güvenlik oluşturmak,
hukuk meydana getirmek,
kurum inşa etmek,
toplumsal düzeni korumak,
ekonomiyi geliştirmek,
eğitim sistemini güçlendirmek
ve gelecek nesillere istikrarlı bir yapı bırakabilmektir.
İşte bu nedenle 1 Ağustos’a yalnızca geçmişin kahramanlık günü olarak değil, kurumsallaşmanın sembolü olarak da bakılmalıdır.
BİR MİLLET NEDEN DİRENİR?
Bu sorunun cevabı yalnızca Kıbrıs için değil, bütün milletler için önemlidir.
İnsan neden direnir?
Toprağı için mi?
Bayrağı için mi?
Kimliği için mi?
Çocuğunun geleceği için mi?
Aslında hepsi için.
Çünkü bir insanın toprağı elinden alınabilir.
Evi yakılabilir.
Malı kaybedilebilir.
Fakat insanın kendi kimliğiyle yaşama iradesi ortadan kaldırılamıyorsa mücadele devam eder.
Kıbrıs Türkünün tarihinde bunun çok güçlü örnekleri vardır.
Direnişin temelinde nefret değil, var olma arzusu vardır.
Bu ayrımı özellikle yeni nesillere anlatmak zorundayız.
Çünkü geçmişi öğretmenin amacı yeni düşmanlıklar üretmek değil, geçmişte yaşananlardan geleceğin barışını kurabilecek dersleri çıkarmaktır.
ŞEHİTLERİ ANMAK SADECE TÖREN YAPMAK DEĞİLDİR
Her yıl törenler düzenlenebilir.
Çelenkler bırakılabilir.
Konuşmalar yapılabilir.
Marşlar okunabilir.
Fakat şehitleri gerçekten anmak bundan daha büyük bir sorumluluk gerektirir.
Şehidin emanetine sahip çıkmak;
ülkeyi daha güçlü yapmak demektir.
Çocuklara iyi eğitim vermek demektir.
Üretmek demektir.
Birlik olmak demektir.
Devlet kurumlarını güçlendirmek demektir.
Toplum içerisinde adaleti korumak demektir.
Gençlerin adadan umutlarını kesmesini engellemek demektir.
Çünkü bir vatanı yalnızca savaşarak kazanabilirsiniz fakat onu ancak çalışarak yaşatabilirsiniz.
Belki de bugün Kıbrıs Türklerinin üzerinde en fazla düşünmesi gereken cümle budur.
BUGÜNÜN MÜCADELESİ ARTIK BAŞKA CEPHELERDE
- yüzyılda mücadele biçimleri değişiyor.
Bugün ülkeler yalnızca askerî güçleriyle yarışmıyor.
Ekonomileriyle yarışıyorlar.
Teknolojileriyle yarışıyorlar.
Üniversiteleriyle yarışıyorlar.
Diplomasileriyle yarışıyorlar.
Medya güçleriyle yarışıyorlar.
Nüfuslarını ülkelerinde tutabilme kabiliyetleriyle yarışıyorlar.
Bu nedenle Kıbrıs Türk toplumunun gelecekteki en önemli savunma hattı yalnızca askerî değildir.
Eğitimdir.
Ekonomidir.
Diplomasidir.
Üretimdir.
Teknolojidir.
Kültürdür.
Nüfustur.
Bir genç üniversiteyi bitirdikten sonra ülkesinde gelecek göremiyorsa, bu stratejik bir meseledir.
Bir toplum dışa bağımlı hâle geliyorsa, bu stratejik bir meseledir.
Kendi tarihini dünyaya anlatamıyorsa, bu da stratejik bir meseledir.
Dolayısıyla geçmişin mukavemet ruhunu bugüne taşımak istiyorsak onu yeni dünyanın şartlarına uyarlamak zorundayız.
TMT’DEN GELECEĞİN KIBRIS TÜRK GENÇLİĞİNE
Geçmiş kuşakların görevi hayatta kalmaktı.
Bugünkü kuşağın görevi ise dünyayla yarışabilecek bir toplum meydana getirmektir.
Aradaki fark çok önemlidir.
1958’in gençliği;
“Bu topraklarda kalacağız.” diyordu.
Bugünün gençliği ise bunun üzerine şunu eklemelidir:
“Bu toprakları geliştireceğiz.”
Üniversitelerde…
Bilim merkezlerinde…
Teknoloji şirketlerinde…
Diplomaside…
Sanatta…
Sporda…
Uluslararası kuruluşlarda…
Kıbrıs Türkünün yeni mücadelesinin cephesi artık dünyanın her yeridir.
Silahı ise bilgi, eğitim, üretim ve özgüvendir.
TÜRKİYE–KKTC BAĞI: DUYGUNUN ÖTESİNDE STRATEJİK ORTAKLIK
Türkiye ile Kıbrıs Türkleri arasındaki bağ elbette tarihî ve duygusaldır.
Fakat mesele yalnızca duygularla açıklanamayacak kadar stratejiktir.
Doğu Akdeniz’in güvenliği, enerji yolları, deniz yetki alanları, ticaret güzergâhları ve bölgesel güç dengeleri düşünüldüğünde Kıbrıs’ın jeopolitik önemi daha da belirginleşmektedir.
Bu nedenle Türkiye–KKTC ilişkileri gelecek dönemde yalnızca güvenlik üzerinden değil;
ekonomi,
enerji,
yüksek teknoloji,
üniversiteler,
turizm,
tarım,
kültür
ve uluslararası iletişim alanlarında da derinleştirilmelidir.
KKTC’nin en büyük gücü yalnızca korunması değil, kendi ayakları üzerinde daha güçlü durabilmesidir.
BARIŞ İSTEMEK, GEÇMİŞİ UNUTMAK DEĞİLDİR
Kıbrıs’ın geleceği konusunda hangi siyasi çözüm modeli savunulursa savunulsun, değişmemesi gereken bir ilke vardır:
Barış, güvenlik ve karşılıklı saygı birlikte bulunmalıdır.
Barış istemek geçmişi unutmak değildir.
Geçmişi hatırlamak da gelecekte düşmanlık istemek anlamına gelmez.
Olgun toplumlar her ikisini aynı anda başarabilir.
Şehitlerini unutmadan barışı savunabilir.
Kimliğini koruyarak komşusuna saygı gösterebilir.
Haklarından vazgeçmeden müzakere edebilir.
Asıl devlet aklı da budur.
1 AĞUSTOS BİZE NE SÖYLÜYOR?
Belki 1 Ağustos’un bütün tarihî anlamını tek bir cümlede toplamak mümkündür:
“Vatan yalnızca bize bırakılan toprak değil, gelecek nesillere devretmekle sorumlu olduğumuz emanettir.”
1571 geçmişimizi,
1958 direnme irademizi,
1974 güvenlik arayışımızdaki tarihî kırılmayı,
1976 ise kurumsal savunmayı hatırlatıyor.
Fakat 2026’nın Kıbrıs Türküne düşen görev daha farklıdır:
Bütün bu mirası geleceğin devlet kapasitesine dönüştürmek.
Çünkü geçmiş bize gurur verir.
Ama geleceğimizi yalnızca geçmişteki zaferlerimiz kurmaz.
Geleceği; bugün yaptığımız işler kurar.
DİRENİŞİN YENİ ADI: GÜÇLÜ GELECEK
Kıbrıs Türkü nice zor dönemden geçti.
Korktu.
Göç etti.
Direndi.
Şehit verdi.
Toprağını savundu.
Ama ayakta kaldı.
Şimdi başka bir dönemin eşiğindedir.
Geçmişte soru şuydu:
“Kıbrıs Türkü var olacak mı?”
Bugün ise soru değişmiştir:
“Kıbrıs Türkü geleceğini ne kadar güçlü kuracak?”
İşte 1 Ağustos’un yeni nesillere vereceği en büyük mesaj burada saklıdır.
Mukavemet ruhunu koruyacağız; fakat onu kinle değil bilgiyle büyüteceğiz.
Vatan sevgisini koruyacağız; fakat onu yalnızca sloganlarla değil üretimle göstereceğiz.
Şehitlerimizi unutmayacağız; fakat onlara olan borcumuzu yalnızca törenlerle değil daha güçlü bir toplum kurarak ödeyeceğiz.
Ve çocuklarımıza şunu öğreteceğiz:
Vatanı bize emanet edenleri unutmayacağız. Ama en büyük vefamız, onların koruduğu topraklarda çocuklarımız için güçlü, müreffeh ve güvenli bir gelecek kurmak olacaktır.
Bu vesileyle Kıbrıs Türk toplumunun varoluş mücadelesinde hayatını kaybedenleri rahmetle, gazileri ve mücadeleye omuz veren bütün insanları saygı ve minnetle anıyorum.
1 Ağustos Toplumsal Direniş Bayramı kutlu olsun.
Geçmişe vefa, bugüne sorumluluk, geleceğe güçlü bir irade…
