Rafet ULUTÜRK
Yeni Dünya Düzeninde Ankara’nın Büyük Güç Planı
Dünya, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan düzenin sınırlarını zorluyor. Artık yalnızca Washington, Londra, Paris ve Brüksel’in belirlediği bir uluslararası sistemden söz etmek giderek zorlaşıyor. Ankara, İstanbul, Riyad, Doha, Kahire, Pekin, Yeni Delhi ve başka merkezler de küresel karar süreçlerinde daha görünür hale geliyor.
Fakat güç merkezlerinin çoğalması, dünyanın daha güvenli hale geldiği anlamına gelmiyor.
Tam tersine, geçiş dönemleri tarihin en tehlikeli dönemleridir.
Çünkü eski düzen çözülürken yeni düzen henüz tam olarak kurulmamıştır. Kurallar tartışılır, ittifaklar yeniden tanımlanır, nüfuz alanları çakışır ve devletler yeni sınırlarını test etmeye başlar.
Türkiye de tam böyle bir jeopolitik kırılmanın merkezinde bulunuyor.
Bu nedenle Türkiye açısından yalnızca şu soruyu sormak yetersizdir:
“İsrail Türkiye’ye savaş açar mı?”
Asıl soru daha büyüktür:
Türkiye doğrudan savaşa sokulmadan çevrelenebilir mi, yıpratılabilir mi, bölgesel cephelere dağıtılabilir mi ve stratejik yükselişi sınırlandırılabilir mi?
İşte meseleye uzman gözüyle bakılması gereken nokta burasıdır.
ARTIK SAVAŞLAR SAVAŞ İLANIYLA BAŞLAMIYOR
Klasik savaş anlayışında sınırlar geçilir, ordular karşı karşıya gelir ve savaş resmen ilan edilirdi.
21.yüzyılın güç mücadelesinde tablo farklıdır.
Bir devlet;
ekonomik baskıyla,
enerji bağımlılığıyla,
siber saldırıyla,
vekâlet savaşlarıyla,
terör örgütleriyle,
medya operasyonlarıyla,
diplomatik yalnızlaştırmayla,
teknolojik ambargolarla,
finansal baskıyla
ve çevresinde kurulan ittifaklarla da yıpratılabilir.
Bu nedenle Türkiye’ye yönelik tehdit değerlendirmesi yalnızca “sınırı kim geçer?” sorusuna indirgenemez.
Modern strateji şu soruyu sorar:
Bir ülkenin karar alma kapasitesi nasıl daraltılır?
İşte gerçek mücadele burada başlamaktadır.
TÜRKİYE-İSRAİL GERİLİMİ: SAVAŞTAN ÖNCE NÜFUZ MÜCADELESİ
Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimi yalnızca Filistin meselesi üzerinden değerlendirmek eksik olur.
Asıl mesele giderek daha fazla;
Suriye,
Doğu Akdeniz,
enerji yolları,
bölgesel güvenlik,
savunma ittifakları
ve Ortadoğu’nun gelecekteki siyasi düzeni üzerinden şekillenmektedir.
İki ülkenin çıkar alanları özellikle Suriye’de birbirine yaklaşmaktadır.
Türkiye, Suriye’yi kendi sınır güvenliği ve bölgesel istikrarı açısından hayati görürken İsrail kuzeyinde oluşabilecek yeni askerî yapılanmaları güvenlik riski olarak değerlendirmektedir.
Bu nedenle bugünkü tabloyu doğru tanımlamak gerekir:
Henüz Türkiye-İsrail savaşı yoktur.
Fakat iki ülkenin stratejik nüfuz alanları giderek daha fazla temas etmektedir.
Ve büyük çatışmaların en tehlikeli aşaması da çoğu zaman budur.
Çünkü savaş bazen planlanarak değil, yanlış hesaplamayla çıkar.
TÜRKİYE’YE KURULABİLECEK EN BÜYÜK TUZAK NEDİR?
Türkiye açısından en tehlikeli senaryo İsrail’le tek başına savaşmak değildir.
Asıl tehlike Türkiye’nin aynı anda birçok cephede meşgul edilmesidir.
Düşünün:
Suriye’de gerilim.
Irak’ta güvenlik sorunu.
Doğu Akdeniz’de enerji rekabeti.
Ege’de Adalarda Yunanistan’la kriz.
Karadeniz’de Rusya-Ukrayna gerilimi.
Balkanlarda siyasi istikrarsızlık.
Kafkasya’da yeni kriz.
İçeride ekonomik baskı.
Aynı anda siber saldırılar ve dezenformasyon.
İşte Türkiye açısından gerçek stratejik tehdit budur.
Bir devletin gücü yalnızca ordusunun büyüklüğüyle ölçülmez.
Kaç cephede aynı anda kriz yönetebildiğiyle ölçülür.
Türkiye’ye kurulabilecek en ciddi tuzak, Ankara’yı sürekli reaksiyon veren devlete dönüştürmektir.
Türkiye ise reaksiyon veren değil, gündem kuran devlet olmak zorundadır.
TÜRKİYE’NİN TEMEL STRATEJİSİ: CEPHE SAYISINI AZALTMAK
Büyük devlet olmanın en önemli kurallarından biri şudur:
Aynı anda herkesle mücadele edilmez.
Türkiye’nin önümüzdeki dönemde yapması gereken şey yeni düşmanlar üretmek değil, muhtemel cepheleri kapatmaktır.
Bunun için Ankara’nın stratejik planı üç halka halinde kurulmalıdır:
Yakın çevre güvenliği, bölgesel denge, küresel diplomasi.
BİRİNCİ HALKA: YAKIN ÇEVRE GÜVENLİĞİ
YUNANİSTAN’I KRİZİN DIŞINDA TUTMAK
Türkiye ile Yunanistan arasında yıllardır devam eden sorunlar vardır.
Ege, Adalar
hava sahası,
kıta sahanlığı,
Kıbrıs,
Doğu Akdeniz.
Ayrıca Yunanistan ile İsrail arasında önemli askerî ve savunma ilişkileri bulunmaktadır.
Ancak Ankara’nın yapabileceği en büyük hata Yunanistan’ı otomatik biçimde karşı cepheye yerleştirmektir.
Türkiye’nin stratejik hedefi şu olmalıdır:
Türkiye-İsrail gerilimi hiçbir şekilde Türkiye-Yunanistan çatışmasına dönüşmemelidir.
Atina’yı düşmanlaştırmak yerine tarafsızlaştırmak daha akıllıca olacaktır.
Bu nedenle;
askerî iletişim hatları açık tutulmalı,
Ege’de kriz yönetimi mekanizmaları güçlendirilmeli,
ticaret artırılmalı,
turizm geliştirilmeli,
enerji ve ulaştırma alanlarında karşılıklı bağımlılık artırılmalıdır.
Çünkü bazen en başarılı ittifak, karşı tarafın düşman ittifakına katılmasını engellemektir.
BULGARİSTAN: TÜRKİYE’NİN KUZEYBATI STRATEJİK KAPISI
Bulgaristan’a yalnızca komşu devlet olarak bakmak büyük hata olur.
Bulgaristan;
Türkiye’nin Avrupa kara bağlantısıdır,
NATO ülkesidir,
Avrupa Birliği üyesidir,
Karadeniz ülkesidir
ve Balkan güvenliğinin merkez aktörlerinden biridir.
Türkiye açısından hedef şu olmalıdır:
Bulgaristan’ı uzun vadeli güvenlik ortağı haline getirmek.
Ankara-Sofya ilişkileri yalnızca ticaret düzeyinde kalmamalıdır.
Ortak çalışmalar;
sınır güvenliği,
kaçakçılık,
terörle mücadele,
siber savunma,
enerji güvenliği,
ulaştırma koridorları,
afet yönetimi,
savunma sanayii
ve Karadeniz güvenliği alanlarına taşınmalıdır.
Bulgaristan’ın Türkiye karşıtı herhangi bir bölgesel oluşuma yaklaşması Ankara açısından risk olur.
Buna karşılık güçlü Türkiye-Bulgaristan ilişkileri Balkanların tamamında denge oluşturur.
ROMANYA-BULGARİSTAN-TÜRKİYE ÜÇGENİ
Karadeniz önümüzdeki yıllarda küresel rekabetin en kritik bölgelerinden biri olmaya devam edecektir.
Bu nedenle Ankara’nın Balkan stratejisinin yalnızca siyasi değil güvenlik boyutu da olmalıdır.
Türkiye, Bulgaristan ve Romanya arasında;
deniz güvenliği,
mayın temizliği,
kritik altyapıların korunması,
enerji hatlarının güvenliği,
siber tehditler,
ticaret yollarının korunması
konularında daha derin mekanizmalar kurulabilir.
Bu üçlü yapı NATO içindeki bölgesel güvenliği de güçlendirir.
Türkiye böylece kuzeybatı cephesini bir gerilim hattı olmaktan çıkarıp güvenlik kuşağına dönüştürebilir.
İKİNCİ HALKA: SURİYE-IRAK-DOĞU AKDENİZ HATTI
SURİYE BİR SONSUZ SAVAŞ ALANI OLMAMALI
Türkiye’nin en önemli stratejik hedeflerinden biri Suriye’yi kalıcı kaostan çıkarmaktır.
Çünkü zayıf Suriye;
terör üretir,
göç üretir,
kaçakçılık üretir,
yabancı müdahale üretir,
Türkiye’nin sınır maliyetini artırır.
Türkiye’nin çıkarı bölünmüş, sürekli savaşan bir Suriye değildir.
Türkiye’nin çıkarı;
toprak bütünlüğünü koruyan,
terör örgütlerinin üslenemediği,
ekonomik olarak yeniden ayağa kalkabilen,
Türkiye ile düşman olmayan
bir Suriye’dir.
Böyle bir Suriye Türkiye’nin güvenlik yükünü azaltır.
Aynı zamanda Ankara’nın Arap dünyasıyla kara bağlantısını güçlendirir.
Dolayısıyla Türkiye’nin Suriye politikası yalnızca askerî değil devlet inşa edici bir perspektife dayanmalıdır.
IRAK KALKINMA YOLU STRATEJİSİ
Irak da Türkiye’nin güney stratejisinin anahtar ülkesidir.
Basra Körfezi’ni Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayabilecek ulaşım ve ticaret koridorları yalnızca ekonomik proje değildir.
Bunlar jeopolitik projelerdir.
Bir ülkenin topraklarından dünya ticareti geçiyorsa o ülkenin stratejik değeri yükselir.
Türkiye bu nedenle yalnızca enerji merkezi değil;
lojistik merkez
olmalıdır.
Basra’dan Türkiye’ye uzanan koridor, Orta Koridor ve Avrupa bağlantıları birleştiğinde Türkiye küresel ticaretin geçiş merkezlerinden biri haline gelebilir.
Böyle bir Türkiye’yi savaşla kuşatmanın maliyeti de yükselir.
MISIR: DOĞU AKDENİZ DENGESİNİN ANAHTARI
Doğu Akdeniz’de Türkiye açısından en önemli ülkelerden biri Mısır’dır.
Türkiye-Mısır ilişkilerinin güçlenmesi;
Libya,
Gazze,
Doğu Akdeniz enerji kaynakları,
deniz ticareti,
Afrika
ve Arap dünyasında önemli sonuçlar doğurabilir.
Ankara’nın hedefi Mısır’ı herhangi bir ülkeye karşı cepheye sokmak olmamalıdır.
Hedef daha stratejik olmalıdır:
Türkiye karşıtı bir bölgesel blok oluşmasını engellemek.
Türkiye ile Mısır arasında kalıcı stratejik ilişki kurulması, Doğu Akdeniz’de Ankara’nın manevra alanını genişletir.
ÜÇÜNCÜ HALKA: TÜRK DÜNYASI VE ORTA KORİDOR
Türkiye’nin stratejik derinliği yalnızca Ortadoğu değildir.
Kafkasya ve Türkistan, 21. yüzyıl Türkiye’sinin en önemli jeopolitik alanlarından biridir.
Azerbaycan,
Kazakistan,
Özbekistan,
Türkmenistan,
Kırgızistan
ile geliştirilecek ilişkiler kültürel birlikten ekonomik ve güvenlik mimarisine taşınmalıdır.
Türk dünyasının önümüzdeki dönemde ortak alanları şunlar olabilir:
enerji,
ulaştırma,
savunma sanayii,
siber güvenlik,
yapay zekâ,
ortak yatırım fonları,
lojistik,
gıda güvenliği,
kritik mineraller.
Türkiye burada yalnızca liderlik iddiasında bulunan ülke değil, bağlantı kuran ülke olmalıdır.
Çünkü modern dünyada güç bazen toprak büyüklüğünden değil, ağların merkezinde bulunmaktan gelir.
ABD İLE İLİŞKİ: NE TAM BAĞIMLILIK NE TAM KOPUŞ
Türkiye açısından en zor stratejik denge ABD ile ilişkidir.
ABD İsrail’in en önemli müttefikidir.
Aynı zamanda Türkiye’nin NATO müttefikidir.
Bu nedenle muhtemel bir Türkiye-İsrail krizinde Washington belirleyici aktörlerden biri olacaktır.
Türkiye burada duygusal değil kurumsal hareket etmelidir.
ABD ile;
NATO,
Karadeniz,
Ortadoğu,
savunma,
enerji,
ticaret
ve teknoloji alanlarında ilişkiler sürdürülürken Ankara kendi stratejik özerkliğini de korumalıdır.
Türkiye ne Washington’a bütünüyle bağımlı olmalı ne de ABD ile bütün kanalları kapatmalıdır.
Büyük devlet siyaseti siyah-beyaz değildir.
Çıkarların örtüştüğü yerde işbirliği, ayrıştığı yerde müzakere gerekir.
RUSYA İLE İLİŞKİ: DENGE SİYASETİ
Rusya Türkiye’nin;
Karadeniz,
Kafkasya,
Suriye,
enerji
ve turizm alanlarında önemli muhatabıdır.
Ancak iki ülke aynı zamanda birçok bölgede rakiptir.
Bu nedenle Ankara-Moskova ilişkileri ne ittifak ne düşmanlık kavramıyla açıklanabilir.
Bu ilişki bir stratejik dengeleme ilişkisidir.
Türkiye’nin amacı Rusya’yla çatışmadan kendi çıkarlarını korumak olmalıdır.
Bunun en önemli araçlarından biri Montrö rejimi ve Karadeniz’de denge politikasıdır.
AVRUPA’YI KAYBETMEK TÜRKİYE’NİN ÇIKARINA DEĞİLDİR
Türkiye’nin geleceği yalnızca Asya veya Ortadoğu değildir.
Avrupa hâlâ Türkiye’nin;
en büyük ticaret alanlarından biri,
yatırım kaynaklarından biri,
teknoloji ortağı,
sanayi pazarıdır.
Bu nedenle “Batı bitiyor, Türkiye yüzünü yalnızca Doğu’ya çevirmeli” yaklaşımı stratejik açıdan doğru değildir.
Türkiye’nin üstünlüğü zaten buradadır:
Türkiye hem Batı’ya hem Doğu’ya ulaşabilen ender devletlerden biridir.
Bu coğrafi avantaj ideolojik tercihe dönüştürülmemelidir.
Türkiye’nin politikası:
Batı veya Doğu değil,
Batı ve Doğu
olmalıdır.
ASKERÎ STRATEJİNİN MERKEZİ: CAYDIRICILIK
Türkiye’nin savaş istememesi savunma hazırlığından vazgeçmesi anlamına gelmez.
Tam tersine barışın en güçlü teminatlarından biri caydırıcılıktır.
Türkiye önümüzdeki dönemde özellikle;
çok katmanlı hava savunması,
balistik füze savunması,
erken uyarı sistemleri,
elektronik harp,
siber güvenlik,
uydu teknolojileri,
İHA-SİHA sistemleri,
denizaltılar,
insansız deniz araçları,
uzun menzilli hassas vuruş kapasitesi
alanlarında ilerlemelidir.
Amaç saldırmak değildir.
Amaç şudur:
Türkiye’ye saldırmanın bedelini kabul edilemez hale getirmek.
SAVAŞ ÇIKARSA İLK HEDEF ASKERLER DEĞİL, SİSTEMLER OLUR
Modern savaşta yalnızca cephedeki birlikler hedef alınmaz.
Elektrik şebekesi,
barajlar,
havaalanları,
limanlar,
iletişim merkezleri,
uydular,
bankacılık sistemi,
internet altyapısı,
enerji boru hatları
ve veri merkezleri hedef olabilir.
Bu nedenle Türkiye’nin savunma planlaması yalnızca ordunun görevi değildir.
Enerji Bakanlığı da savunmanın parçasıdır.
Ulaştırma Bakanlığı da.
Sağlık sistemi de.
Tarım sistemi de.
Merkez Bankası da.
Telekomünikasyon altyapısı da.
Gerçek millî güvenlik bütün devletin krizlere dayanıklı olmasıdır.
EKONOMİ GÜVENLİĞİ ASKERÎ GÜVENLİKTİR
Uzun süreli krizlerin temel şartı ekonomik dayanıklılıktır.
Türkiye;
enerjide dışa bağımlılığını azaltmalı,
kritik sanayi hammaddelerini çeşitlendirmeli,
gıda stok sistemlerini geliştirmeli,
savunma sanayiinde kritik parçaları yerlileştirmeli,
finans sistemini dış şoklara dayanıklı hale getirmelidir.
Çünkü ekonomik olarak kırılgan devletin askerî gücü uzun süre sürdürülemez.
Bir savaş uçağı üretmek kadar;
çip üretmek,
motor üretmek,
enerji depolamak,
ilaç üretmek,
gıda üretmek
de millî güvenlik meselesidir.
EN KRİTİK CEPHE: İÇ CEPHE
Türkiye’ye karşı kurulabilecek en ucuz savaş yöntemi toplumu birbirine düşürmektir.
Etnik,
mezhepsel,
siyasi,
ideolojik,
bölgesel
çatışmalar büyütülürse dış güçlerin hareket alanı genişler.
Bu nedenle millî güvenliğin ilk şartlarından biri toplumsal dayanışmadır.
Türkiye’nin demokratik sistemi güçlü olmalıdır.
Hukuk devleti güçlü olmalıdır.
Devlete güven yüksek olmalıdır.
Vatandaş kendisini sistemin eşit parçası hissetmelidir.
Çünkü güçlü devlet yalnızca güçlü ordu değildir.
Güçlü vatandaşlık bağıdır.
TÜRKİYE İÇİN 5 AŞAMALI STRATEJİK PLAN
- AŞAMA — CEPHELERİ KAPAT
Yunanistan’la kriz azalt.
Bulgaristan ve Romanya’yla güvenlik işbirliğini artır.
Irak ve Suriye ile sınır güvenliği oluştur.
Mısır’la ilişkileri kurumsallaştır.
Balkanlarda Türkiye karşıtı blok oluşmasını önle.
- AŞAMA — CAYDIRICILIĞI YÜKSELT
Hava savunmasını genişlet.
Siber güvenliği güçlendir.
Savunma sanayii bağımsızlığını artır.
Enerji tesislerini koruma altına al.
Stratejik stok sistemleri oluştur.
- AŞAMA — EKONOMİK KORİDORLARI TÜRKİYE’DEN GEÇİR
Orta Koridor.
Irak Kalkınma Yolu.
Karadeniz limanları.
Balkan demiryolları.
Doğu Akdeniz enerji bağlantıları.
Bir ülkenin üzerinden ne kadar fazla uluslararası ticaret geçerse onu istikrarsızlaştırmanın küresel maliyeti o kadar artar.
- AŞAMA — İTTİFAK DEĞİL İLİŞKİ AĞI KUR
Türkiye’nin herkesle askerî ittifak kurmasına gerek yoktur.
Ama herkesle konuşabilmesi gerekir.
Washington ile konuşmalı.
Moskova ile konuşmalı.
Pekin ile konuşmalı.
Brüksel ile konuşmalı.
Riyad ile konuşmalı.
Kahire ile konuşmalı.
Bakü ile konuşmalı.
Atina ile konuşmalı.
Sofya ile konuşmalı.
Çünkü diplomaside gerçek güç:
Kapısı herkese açık, kararları kendisine ait ülke olmaktır.
5.AŞAMA — ANKARA’YI KRİZ ÇÖZÜM MERKEZİ YAP
Türkiye’nin asıl büyük hedefi burası olmalıdır.
Dünya krizleri yalnızca Washington’da veya Brüksel’de çözülmemelidir.
Ankara;
Rusya-Ukrayna,
Ortadoğu,
Kafkasya,
Balkanlar,
Afrika
meselelerinde arabuluculuk kapasitesini büyütmelidir.
İstanbul ise diplomatik konferansların, enerji görüşmelerinin, finans zirvelerinin ve barış müzakerelerinin merkezi haline gelmelidir.
Bir ülkenin gerçek gücü yalnızca ordusunun menzilinde değildir.
Diplomasisinin erişebildiği coğrafyada da ölçülür.
TÜRKİYE’NİN ASIL HEDEFİ SAVAŞI KAZANMAK DEĞİL, SAVAŞI GEREKSİZ HALE GETİRMEKTİR
Türkiye’nin İsrail’le savaşması ne Türkiye’nin ne bölgenin çıkarınadır.
Aynı şekilde Yunanistan’la yeni bir çatışma Balkanları onlarca yıl geriye götürür.
Bu nedenle Türkiye’nin stratejik hedefi düşman üretmek değil;
kendisine karşı cephe kurulmasını imkânsız hale getirmektir.
Bunun yolu;
askerî güçten,
ekonomik dayanıklılıktan,
diplomasiden,
ticaretten,
enerjiden,
teknolojiden
ve doğru ittifak yönetiminden geçmektedir.
TÜRKİYE MASAYA OTURAN DEĞİL, MASAYI KURAN DEVLET OLMALIDIR
Yeni dünya düzeninde güç yalnızca silahla ölçülmeyecek.
Enerjiye kim hükmediyor?
Ticaret yolları kimin ülkesinden geçiyor?
Kim teknoloji üretiyor?
Kim krizleri çözebiliyor?
Kim aynı anda rakip devletlerle konuşabiliyor?
Kim çevresinde istikrar oluşturabiliyor?
Gerçek güç bunların toplamıdır.
Türkiye’nin 21. yüzyıl stratejisi bu nedenle beş kelimeyle özetlenebilir:
Caydırıcılık. Dayanıklılık. Bağlantı. Diplomasi. Stratejik akıl.
Türkiye savaş arayan devlet olmamalıdır.
Ama Türkiye’yle savaşmayı düşünen herkese bunun maliyetini düşündürecek kadar güçlü olmalıdır.
Türkiye yalnız kalmamalıdır.
Ama bağımsız karar alma kapasitesini de hiçbir ittifaka teslim etmemelidir.
Türkiye yalnızca sınırlarını korumamalıdır.
Balkanlardan Kafkasya’ya, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e kadar çevresinde bir barış, ticaret ve güvenlik kuşağı oluşturmalıdır.
Çünkü gelecek yüzyılın kazanan ülkeleri, en fazla savaşanlar olmayacaktır.
En fazla ülkeyi birbirine bağlayanlar kazanacaktır.
Ve Türkiye’nin büyük hedefi tam da burada başlamalıdır:
Kendisine karşı kurulan oyunu bozmakla yetinmeyen, oyunun kurallarını değiştirebilen; başkalarının masasındaki sandalyesini arayan değil, gerektiğinde Ankara’da kendi masasını kuran bir Türkiye.
