Rafet ULUTÜRK
Trabzon sokaklarında geçtiğimiz akşam yankılanan çan sesleri ve “Kalandar” kutlamaları, dışarıdan bakıldığında masum bir “yerel kültür” ihyası gibi görünebilir. Ancak tarihin tozlu sayfalarını biraz karıştırdığınızda, karşınıza öyle bir ironi çıkar ki, “biz neyi, neden kutluyoruz?” sorusu boğazınıza düğümlenir.
Evet, Trabzon 31 Aralık gecesi değil, Rumi yılbaşında yeniden uyandı. Üstelik bu kutlamanın başrolünde yerel yönetimlerin olması, meseleyi bir “halk geleneğinden” çıkarıp resmi bir “kimlik inşasına” dönüştürüyor. Peki, nedir bu iade-i itibar yapılmaya çalışılan Rumi takvim?
1840: Batı’ya Ayak Uydurma Telatumu
Birçokları Rumi takvimi “öze dönüş” ya da “kadim bir gelenek” sanıyor. Oysa gerçek çok daha bürokratik ve “Batılı.” Osmanlı Devleti, 1840 yılında (Maliye Islahatı döneminde) Hicri takvimin ay esaslı yapısından dolayı yaşanan “sıvış” yıllarını (vergi toplama ve bütçe dengesizliği) gidermek için yönünü Güneş yılına, yani Batı’nın ritmine döndü.
Rumi takvim, aslında Osmanlı’nın Batılılaşma serüveninin teknik bir ara durağıydı. Hicri’den kopuşun, Latin dünyasına eklemlenmenin “geçiş formu”ydu. Dönemin zihniyeti şunu söylüyordu: “Hicri ile devlet yönetilemiyor, Batılı gibi hesap yapmalıyız.”
Trabzon’dan Diyarbakır’a: İthal Bir Gelenek mi?
İşin en trajikomik tarafı ise şu: Bugün “yerel kültür” diye sarıldığımız Kalandar ritüelleri, aslında 1840’tan çok önce bu topraklarda yaşayan farklı etnik grupların kullandığı Jülid takviminden kalma tortulardır. Osmanlı bu takvimi resmiyete dökerek aslında bölgedeki gayrimüslim tebaanın ve ticaret dünyasının kullandığı dili devletin dili yapmıştı.
Şimdi sormak gerek: 31 Aralık’taki Miladi yılbaşını “Batı taklidi” diye eleştirip, 13 Ocak’taki Rumi yılbaşını “öz kültürümüz” diye belediye bandosuyla kutlamak nasıl bir mantık silsilesidir? Bu bir zihniyet kaybı değil de nedir?
Fıkra Değil, Bir Karadeniz Gerçeği
Trabzon’da belediye eliyle düzenlenen Kalandar kutlamaları, aslında kendi tarihimize ne kadar yabancılaştığımızın en somut kanıtı. Biz “Batılılar gibi olmayalım” derken, Batılılaşma hamlesinin en büyük idari ürünü olan Rumi takvimin yılbaşını “milli bir değer” gibi paketleyip sunuyoruz.
Eğer mesele geleneği yaşatmaksa, bu geleneğin köklerindeki o “ekonomik zorunluluk” ve “Batı’ya uyum sağlama” sancısı neden anlatılmıyor? Neden Trabzon ve Diyarbakır hattında bu adetler, sanki bin yıllık değişmez bir Türk-İslam geleneğiymiş gibi pazarlanıyor?
Sonuç: Hangi Zamanın İçindeyiz?
Zaman akıyor, ancak bizim zihnimizdeki o “takvim karmaşası” bir türlü bitmiyor. Miladi takvime karşı duruş sergileyip, aslında onun “öncü bir versiyonu” olan Rumi yılbaşını baş tacı etmek, sadece tarih bilmezlik değil; aynı zamanda kültürel bir kimlik krizidir.
Trabzon’daki Kalandar gecesi bir fıkra değil, acı bir gerçekliktir. Kendi modernleşme tarihimizi bile “gelenek” sanacak kadar hafızamızı yitirmiş durumdayız. Belki de asıl kutlamamız gereken, takvimlerin değişimi değil; bir gün bu tarihsel gerçeklerle yüzleşeceğimiz o ilk “farkındalık” anı olmalıdır.
