Yazarlarımız

Hayatın Dokunuşları ve Kanatları

Derya YILDIRIM

İnsan bazen kendi kalbinin sınırlarını zorlayacak kadar yoğun hisseder. Öyle anlar olur ki, içinizde büyüyen duygular bir odaya, bir şehre, hatta bir ömre sığmaz. Sevinçler çoğalır, özlemler derinleşir, hayaller kabına taşar. Sanki içinizde bir okyanus vardır da, dalgaları kıyı arar. İşte o anlarda insan, hayatın büyüklüğünü değil; kendi iç dünyasının derinliğini fark eder.

Ama hayatın bir de başka bir yüzü vardır. Tüm o büyük duyguların, büyük hayallerin yanında; bir o kadar narin, bir o kadar kırılgan… Parmak ucunuza konan bir uğur böceği gibi. Sessiz, hafif ve incelikli… Onu tutamazsınız, zorlayamazsınız, hızlandıramazsınız. Sadece izlersiniz. Ve belki de hayat, tam olarak burada başlar: Kontrol edemediğimiz şeyleri kabullenmeyi öğrendiğimiz yerde.

Bir dilek tutarsınız… İçinizden, sessizce. Kimse duymasa da olur, hatta çoğu zaman en güzel dilekler zaten sessiz olanlardır. Sonra beklersiniz. Çünkü bilirsiniz ki bazı şeyler hemen olmaz. Zaman ister, olgunlaşmak ister, yerini bulmak ister. Bugünün aceleci dünyasında en çok unuttuğumuz şey de belki budur: Beklemenin kıymeti.

Çoğu zaman kendimizi hazır hissederiz. “Artık olsun” deriz. “Artık zamanı” diye düşünürüz. Ama hayatın takvimi bizimkinden farklıdır. Biz hazır olduğumuzu sandığımızda, belki de eksik bir parçamız henüz tamamlanmamıştır. Ya da bizi bekleyen şey, henüz bize doğru yola çıkmamıştır. İşte bu uyumsuzluk, insanın sabırla sınandığı yerdir.

Sabır, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Sadece beklemek zannedilir. Oysa sabır; beklerken kırılmamaktır. Beklerken umudu kaybetmemektir. Beklerken kalbini karartmamaktır. Asıl sabır, zamanın gecikmesine rağmen insanın içindeki ışığı söndürmemesidir.

Ve ilginçtir ki, en çok da o bekleyiş anlarında hayat kendini gösterir. Büyük olaylarla değil; küçük dokunuşlarla… Bir anda gelen bir mesaj, beklenmedik bir tebessüm, rüzgârın yüzünüze değen serinliği, içinizi ısıtan bir hatıra… İnsan fark etmeye başladığında anlar ki, hayat aslında sürekli konuşmaktadır. Ama biz çoğu zaman yalnızca yüksek sesleri dinlediğimiz için onu duyamayız.

Uğur böceği metaforu boşuna değildir. O küçük canlı, bize hayatın en önemli derslerinden birini fısıldar: Zorlamadan da güzellik olur. Kanatlarını açtığı an, ne zaman uçacağını o bilir. Siz sadece o ana tanıklık edersiniz. Ve belki de hayatın en saf hali, tam da bu tanıklıkta gizlidir.

Bugün, kendimize başka bir yerden bakmayı deneyebiliriz. Büyük hedeflerin, büyük beklentilerin arasında kaybolmak yerine; küçük mucizelere odaklanabiliriz. Çünkü çoğu zaman hayatı güzelleştiren şeyler, büyük değişimler değil; küçük fark edişlerdir. Bir anın kıymetini bilmek, bir insanın varlığını gerçekten hissetmek, bir nefesi fark ederek almak…

Belki bugün her şey istediğimiz gibi olmayacak. Belki hâlâ beklediğimiz haber gelmeyecek, aradığımız huzur tam olarak yerini bulmayacak. Ama yine de bugün, içinde bir armağan taşır. Çünkü her gün, fark edilmek için bize uzatılmış bir imkândır.

Öyleyse bugün, hem hayatın dokunuşlarını hissedelim hem de onun kanatlarına güvenelim. Acele etmeden, zorlamadan, ama umudu da bırakmadan yürüyelim. Hazır olduğumuz kadar, hayatın da bizi karşılamaya hazır olduğu o anın geleceğine inanalım.

Günaydın güzel insanlar…
Bugün kalbiniz hafif, umudunuz diri, yolunuz açık olsun.
Hayat, sabredenlere yalnızca beklediklerini değil; bazen hayal ettiklerinden daha güzelini getirir.

Sevgiyle, içtenlikle… Her şey gönlünüzce olsun.

Bir Cevap Yazın