Arzu ÜNAL
Bir Cepheden Fazlası, Bir Strateji Sınavı
25 Nisan 1915 – 9 Ocak 1916 tarihleri arasında yaşanan Çanakkale Kara Muharebeleri, yalnızca Osmanlı ordusunun savunma başarısı değil; aynı zamanda modern savaş tarihinde strateji, irade, coğrafya ve komuta inisiyatifinin belirleyici rolünü gösteren büyük bir kırılma noktasıdır.
18 Mart Sonrası: Denizden Geçemeyenlerin Kara Planı
18 Mart 1915’te İtilaf donanmasının Çanakkale Boğazı’nı geçememesi, savaşın seyrini değiştirdi. Müttefikler için artık iki seçenek vardı: Ya bu girişimden vazgeçecekler ya da daha büyük kuvvetlerle karadan yeni bir harekât başlatacaklardı.
Vazgeçmek, yalnızca askerî bir yenilgiyi kabul etmek anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda İngiltere ve Fransa için prestij, nüfuz ve moral kaybı demekti. Bu nedenle tercih ikinci seçenek oldu: Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yapılacak, Boğaz’ı savunan Osmanlı istihkâmları karadan düşürülecek, ardından donanma İstanbul’a ilerleyecekti.
Bu planın arkasındaki ana stratejik hedef açıktı: Osmanlı Devleti’ni savaş dışı bırakmak, İstanbul’u ele geçirmek ve Rusya’ya güvenli bir ikmal yolu açmak.
Osmanlı’nın Savunma Açmazı: 150 Kilometrelik Kıyı
Osmanlı tarafı, kara harekâtının yaklaştığını öngörüyordu. Ancak sorun büyüktü: Savunulması gereken kıyı hattı yaklaşık 150 kilometreydi. Düşmanın tam olarak nereye çıkarma yapacağı bilinmiyordu.
Bu şartlarda Çanakkale Boğazı’nı savunmak üzere 5. Ordu kuruldu ve komutanlığına General Liman von Sanders getirildi. Liman Paşa’nın savunma anlayışı, sahilleri kalabalık kuvvetlerle tutmak yerine, birlikleri merkezî noktalarda toplamak ve düşman karaya çıktıktan sonra karşı taarruzlarla denize dökmek üzerine kuruluydu.
Bu tercih, askerî açıdan “esnek savunma” olarak görülebilir. Fakat büyük bir riski vardı: Düşman sahile tutunursa, onu geri atmak çok daha zorlaşacaktı.
Tartışmalı Strateji: Sahilde mi Durdurmalı, İçeride mi Ezmeliydi?
Liman von Sanders’in savunma tertibatı o gün de tartışıldı, bugün de tartışılmaktadır. Bazı Osmanlı subayları, sahillerin zayıf bırakılmasının düşmana çıkarma kolaylığı sağladığını düşünüyordu. Özellikle bazı hatırat ve raporlarda, Alman komutanların tutumu eleştirilmiştir.
Ancak mesele yalnızca kişisel niyetlerle açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Çünkü Osmanlı ordusunun elindeki kuvvet sınırlıydı. Her sahili güçlü tutmak, birliklerin dağılması anlamına geliyordu. Buna karşılık merkezde toplanan kuvvetler, tehdit nerede belirirse oraya sevk edilebilirdi.
Buradaki stratejik sorun şuydu: Osmanlı savunması, düşmanın çıkacağı yeri önceden kesin biçimde bilemiyordu. Bu nedenle savaşın ilk günü, yalnızca askerî güçlerin değil, karar alma hızının da sınandığı bir gün olacaktı.
İtilaf Planı: Büyük Hedef, Dağınık Uygulama
İtilaf kuvvetlerinin komutanı General Ian Hamilton’dı. İngiliz ve Fransız birlikleri, donanma desteği ve hava unsurlarıyla birlikte dönemin en büyük amfibi harekâtlarından birine hazırlanmıştı.
Plan üç ana eksene dayanıyordu:
Asıl çıkarma Seddülbahir bölgesine yapılacak, buradan ilerlenerek Boğaz’ı savunan merkez istihkâmlar ele geçirilecekti. Arıburnu’na çıkarılacak Anzak birlikleri, Osmanlı kuvvetlerini kuzeyde meşgul edecekti. Kumkale’ye yapılacak Fransız çıkarması ise dikkat dağıtıcı ve destekleyici bir rol üstlenecekti.
Kâğıt üzerinde plan etkileyiciydi. Fakat sahada ciddi sorunlar doğurdu. Kuvvetler farklı noktalara dağıldı, ana hedefte ezici üstünlük kurulamadı ve çıkarma sonrasında beklenen hız yakalanamadı.
En Büyük Yanılgı: Osmanlı Askerini Küçümsemek
İtilaf Devletleri’nin en kritik hatası, Osmanlı ordusunun savaşma iradesini hafife almalarıydı. Balkan Savaşları’ndaki yenilgiler, Batılı komutanlarda Türk ordusunun çökmüş olduğu kanaatini güçlendirmişti.
Bu psikolojik yanılgı, stratejik hesapları da etkiledi. İstanbul’un kısa sürede alınabileceği düşünülüyor, hatta bu zafer neredeyse kaçınılmaz görülüyordu. Bazı İngiliz çevrelerinde harekât, tarihî ve dinî çağrışımlarla “yeni bir Haçlı seferi” gibi tasvir ediliyordu.
Fakat Gelibolu’da karşılarına yorgun ama dirençsiz bir ordu değil; toprağını, başkentini ve varlığını savunan bir askerî irade çıktı.
Coğrafyanın Gücü: Gelibolu Bir Savunma Kalesine Dönüştü
Çanakkale Kara Muharebeleri’nde coğrafya belirleyici bir aktördü. Dar kıyılar, sarp yamaçlar, hâkim tepeler ve sınırlı ilerleme hatları, savunma yapan Osmanlı ordusuna büyük avantaj sağladı.
İtilaf kuvvetleri sahile çıkmayı başardı; fakat sahilden içeriye doğru derinlik kazanmakta zorlandı. Çünkü her tepe, her sırt ve her dar geçit yeni bir direnç noktası hâline geldi.
Bu durum, savaşın karakterini değiştirdi. Hızlı bir çıkarma ve ilerleme harekâtı olarak planlanan operasyon, kısa sürede yıpratma savaşına dönüştü.
Komuta İnisiyatifi: Savaşın Görünmeyen Belirleyicisi
Çanakkale’de Osmanlı başarısının en önemli unsurlarından biri, yerel komutanların kritik anlarda inisiyatif alabilmesiydi. Özellikle Mustafa Kemal’in Arıburnu ve Anafartalar bölgesindeki kararları, yalnızca taktik değil stratejik sonuçlar doğurdu.
Savaş alanında her emir merkezden beklenemezdi. Haberleşme yavaş, arazi karmaşık, durum sürekli değişkendi. Bu nedenle komutanların sahadaki gelişmeleri okuyup hızla karar vermesi gerekiyordu.
Çanakkale’de Osmanlı savunmasını ayakta tutan unsurlardan biri de buydu: Cephedeki komutanlar, yalnızca emir uygulayan kişiler değil, savaşın gidişatını değiştirebilen karar vericiler hâline geldiler.
İtilaf Devletleri Neden Başaramadı?
İtilaf başarısızlığının birkaç temel nedeni vardı.
Birincisi, Osmanlı direncini yanlış değerlendirdiler. İkincisi, çıkarma noktaları arasında kuvvet ve hedef bütünlüğü sağlayamadılar. Üçüncüsü, sahile çıktıktan sonra hızla ilerleyemediler. Dördüncüsü, Osmanlı birliklerine toparlanma ve karşı taarruz imkânı verdiler.
Modern askerî dille söylersek, İtilaf kuvvetleri “momentum”u kaybetti. Çıkarma harekâtlarında ilk saatler ve ilk günler belirleyicidir. Bu fırsat kaçırıldığında, savunma tarafı araziye tutunur, takviye getirir ve cepheyi kilitler.
Gelibolu’da tam olarak bu oldu.
Osmanlı Açısından Stratejik Kazanım
Çanakkale Kara Muharebeleri, Osmanlı Devleti için yalnızca bir cephe savunması değildi. İstanbul’un güvenliği korunmuş, Boğazlar elde tutulmuş ve devletin savaş dışı kalması engellenmişti.
Bunun yanında daha derin bir sonuç ortaya çıktı: Balkan Savaşları sonrasında sarsılan Osmanlı askerî itibarı yeniden güç kazandı. Türk askerinin savaşma kabiliyeti, dayanıklılığı ve fedakârlığı tüm dünyaya gösterildi.
Çanakkale aynı zamanda yeni bir askerî lider kuşağının da öne çıktığı cephe oldu. Mustafa Kemal başta olmak üzere birçok komutan, burada kazandığı tecrübe ve itibarla sonraki yılların tarihini etkileyecekti.
Dünya Savaşı Açısından Sonuçlar
Çanakkale’nin başarısızlığı İtilaf Devletleri için ağır sonuçlar doğurdu. Osmanlı Devleti savaş dışı bırakılamadı. Rusya’ya deniz yoluyla güvenli yardım ulaştırılamadı. Savaş uzadı ve cephelerdeki yük arttı.
Bu başarısızlık, yalnızca askerî değil, siyasi sonuçlar da doğurdu. İngiltere’de hükümet tartışmaları yaşandı, Churchill’in kariyeri ciddi darbe aldı ve İtilaf stratejisinin zaafları açığa çıktı.
Çanakkale Bir İrade ve Strateji Dersidir
Çanakkale Kara Muharebeleri, yalnızca kahramanlık anlatısıyla sınırlanamayacak kadar derin bir tarihî olaydır. Elbette bu cephede büyük bir fedakârlık ve insanüstü bir direnç vardır. Ancak bunun yanında ciddi bir strateji savaşı, komuta mücadelesi ve psikolojik dayanıklılık sınavı da vardır.
İtilaf Devletleri güçlü donanmalarına, kalabalık birliklerine ve büyük hedeflerine güveniyordu. Osmanlı ise coğrafyaya, savunma iradesine, yerel komutanların inisiyatifine ve askerinin direnme gücüne dayandı.
Sonunda kazanan yalnızca daha iyi silahlanan taraf değil; araziyi daha iyi kullanan, zamanı daha doğru yöneten, moral üstünlüğünü koruyan ve savaşın gerçek doğasını daha iyi kavrayan taraf oldu.
Çanakkale bu yüzden yalnızca “geçilmez” değildir; aynı zamanda stratejinin, iradenin ve millet savunmasının tarihe kazınmış en güçlü örneklerinden biridir.
