Yazarlarımız, Yorum-Analiz

Devletin Hafızası, Milletin Vicdanı: Karanlık Dosyalar Aydınlanmadan Türkiye Rahat Etmez

Rafet ULUTÜRK

Bir milletin tarihinde bazı acılar vardır ki, yalnızca takvim yapraklarında kalmaz; vicdanlara kazınır, hafızalarda yaşar, kuşaktan kuşağa sessiz bir çığlık gibi aktarılır.

Türkiye, son otuz yılda yalnızca terörle, ekonomik krizlerle, darbelerle, vesayet odaklarıyla ve dış baskılarla mücadele etmedi. Aynı zamanda en kıymetli evlatlarını, yetişmiş insanlarını, devlet adamlarını, bilim insanlarını, gazetecilerini, emniyet mensuplarını, fikir insanlarını ve dava adamlarını birer birer toprağa verdi.

Bugün geriye dönüp baktığımızda acılarımızın yalnızca şahsi kayıplar olmadığını görüyoruz. Bu kayıplar, Türkiye’nin hafızasında açılmış derin yaralardır. Çünkü her biri bir insanın ölümüyle sınırlı değildir; her biri bir fikrin, bir emeğin, bir idealin, bir devlet aklının ve bir gelecek hayalinin yarım kalmasıdır.

Bir Milletin Yetişmiş Evlatları Hedef Alındı

24 Ocak 1993’te Uğur Mumcu, Ankara’da aracına konulan bombayla öldürüldü. Onun susturulan sesi, yalnızca bir gazetecinin sesi değildi; hakikati arayan, soru soran, araştıran ve karanlık ilişkilerin üzerine giden bir kalemin sesiydi.

5 Şubat 1993’te eski bakan Adnan Kahveci, şüpheli bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Türkiye’nin kalkınması, üretim aklı ve ekonomik bağımsızlık vizyonu için fikir üreten bir devlet adamı aramızdan ayrıldı.

17 Şubat 1993’te Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’in uçağı düştü. O olay da milletin hafızasında cevapsız sorularla kaldı. Bir komutanın kaybı, yalnızca askerî bir kayıp değildir; devlet tecrübesinin, güvenlik aklının ve stratejik birikimin eksilmesidir.

Ocak 1996’da Özdemir Sabancı, Haluk Görgün ve Nilgün Hasefe, Sabancı Center’da düzenlenen suikastta hayatını kaybetti. Bu saldırı, Türkiye’nin üretim gücüne, iş dünyasına ve ekonomik istikrarına yönelmiş karanlık bir mesaj olarak hafızalara kazındı.

21 Ekim 1999’da Ahmet Taner Kışlalı bombalı saldırıyla öldürüldü. Akademisyen, yazar, siyasetçi ve fikir insanı olarak Türkiye’nin düşünce dünyasında önemli bir yer tutuyordu.

24 Ocak 2001’de Diyarbakır Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan, silahlı saldırıda şehit edildi. O, devletin halka uzanan merhametli ve güven veren yüzüydü. Diyarbakır’da kurduğu gönül bağı, karanlık odakları rahatsız etti.

18 Aralık 2002’de Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu evinin önünde öldürüldü. O, devletin içindeki yapılanmaları, dış bağlantılı odakları ve Türkiye’ye yönelik sızmaları araştıran bir akademisyendi. Onun ölümü, milletin zihninde hâlâ kapanmamış bir dosya olarak duruyor.

19 Ocak 2007’de Hrant Dink, İstanbul’da öldürüldü. Bu cinayet yalnızca bir gazetecinin hayatına kastetmedi; Türkiye’nin toplumsal barışını, birlikte yaşama iradesini ve kardeşlik hukukunu hedef aldı.

30 Kasım 2007’de Prof. Dr. Engin Arık ve beraberindeki bilim insanları Isparta uçak kazasında hayatını kaybetti. Türkiye’nin bilim, enerji ve nükleer araştırmalar alanındaki önemli beyinleri bir anda toprağa verildi. Bu kayıp, yalnızca akademik camianın değil, Türkiye’nin bilimsel geleceğinin de kaybıydı.

25 Mart 2009’da BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, helikopter kazasında hayatını kaybetti. Fakat milletin vicdanında bu olay hiçbir zaman sıradan bir kaza olarak kalmadı. “Üşüyorum” sözü, yalnızca bir feryat değil; Türkiye’nin hafızasına kazınmış bir emanettir.

Acılar Sadece Ailelerin Değil, Devletin de Acısıdır

Bu isimlerin her birinin arkasında bir aile, bir sevenler halkası, bir fikir dünyası ve bir millet yarası vardır. Anneler evlatlarını, çocuklar babalarını, eşler hayat arkadaşlarını kaybetti. Fakat aynı zamanda Türkiye de kendi yetişmiş insanlarını kaybetti.

Bir gazetecinin ölümü, toplumun hafızasının yaralanmasıdır.

Bir bilim insanının ölümü, geleceğin eksilmesidir.

Bir devlet adamının ölümü, tecrübenin kaybıdır.

Bir komutanın ölümü, stratejik aklın zayıflatılmayağının Bir emniyet müdürünün ölümü, devlet-millet bağının hedef alınmasıdır.

Bir dava adamının ölümü, milletin gönlünde derin bir sızı bırakır.

Onun için bu dosyalar sadece geçmişte kalmış olaylar değildir. Bunlar Türkiye’nin bugününü ve yarınını ilgilendiren milli meselelerdir.

Kim Vurdu Değil, Kim Yaptırdı?

Milletimizin vicdanında yıllardır yankılanan asıl soru şudur:

Kim vurdu değil, kim vurdurdu?
Kim yaptı değil, kim yaptırdı?
Hangi karanlık akıl planladı?
Hangi odaklar Türkiye’nin yetişmiş insanlarından rahatsız oldu?

Çünkü büyük olaylarda çoğu zaman görünen fail, buzdağının yalnızca görünen kısmıdır. Asıl mesele, o eli kullanan aklı, o planı kuran yapıyı, o karanlığı besleyen merkezleri ortaya çıkarmaktır.

Türkiye artık bu soruları sormaktan çekinmemelidir. Çünkü hakikat korkularak değil, üzerine gidilerek ortaya çıkar.

Stratejik Açıdan İnsan Kaynağı Milli Güvenlik Meselesidir

Bir devletin en büyük gücü yalnızca ordusu, ekonomisi, sanayisi veya diplomasisi değildir. Bir devletin en büyük gücü, yetişmiş insan kaynağıdır.

Bilim insanı yetiştirmek kolay değildir.
Devlet adamı yetiştirmek kolay değildir.
Komutan yetiştirmek kolay değildir.
Fikir insanı yetiştirmek kolay değildir.
Milletin gönlüne girmiş bir güvenlik yöneticisi yetiştirmek kolay değildir.

Bu insanlar yılların emeğiyle, tecrübeyle, bilgiyle, ahlakla ve mücadeleyle yetişir. Onların kaybı, yalnızca bir dönemin değil, gelecek nesillerin de kaybıdır.

Bu nedenle Türkiye, değerli insanlarını korumayı bir milli güvenlik politikası olarak görmelidir. Bilim insanları, stratejik uzmanlar, devlet adamları, gazeteciler, akademisyenler ve dava insanları yalnız bırakılmamalıdır.

Devletin İçinde Hain Kalırsa Milletin Güveni Yaralanır

Türkiye dışarıdaki düşmanlara karşı mücadele ederken, içerideki sızmalara ve ihanet odaklarına karşı da uyanık olmak zorundadır. Çünkü bir devletin dışarıdan yıkılması zordur; ama içeriden çürütülmesi daha tehlikelidir.

Devletin makamında oturup başka merkezlere hizmet edenler, milletin ekmeğini yiyip devlete ihanet edenler, karanlık yapılarla iş tutanlar, hukuk önünde hesap vermelidir.

Bu bir intikam çağrısı değildir.
Bu bir hukuk çağrısıdır.
Bu bir devlet aklı çağrısıdır.
Bu bir millet vicdanı çağrısıdır.

Devletin içinde bir tek hain bırakılmamalıdır. Çünkü içerisi temizlenmeden dışarıda tam bağımsız yürüyüş güçlü olamaz.

Güçlü Türkiye, Adil Türkiye ile Mümkündür

Bugün Türkiye savunma sanayiinde, enerjide, diplomaside, bölgesel güç dengelerinde ve milli teknoloji hamlelerinde önemli adımlar atmaktadır. Ancak güçlü devlet olmak, sadece silahla, uçakla, gemiyle, İHA’yla, SİHA’yla olmaz.

Güçlü devlet;

Adaleti geciktirmeyen devlettir.

Milletin vicdanını rahatlatan devlettir.

Karanlık dosyaları aydınlatan devlettir.

Evlatlarının hatırasına sahip çıkan devlettir.

Kurumlarını temiz tutan devlettir.

Liyakati, sadakati ve ahlakı esas alan devlettir.

Bir devletin gerçek kudreti, yalnızca düşmana karşı koymasında değil; kendi içindeki çürümeyi temizleyebilmesinde ortaya çıkar.

Geçmişi Unutmadan Geleceği Kurmak

Bugün yeni bir Türkiye’den, Türkiye Yüzyılı’ndan, tam bağımsızlık hedefinden, yerli ve milli hamlelerden söz ediyoruz. Fakat geleceği kurarken geçmişin karanlık sayfalarını kapatmadan ilerlemek mümkün değildir.

Uğur Mumcu’dan Adnan Kahveci’ye, Eşref Bitlis’ten Ali Gaffar Okkan’a, Hablemitoğlu’ndan Engin Arık’a, Hrant Dink’ten Muhsin Yazıcıoğlu’na kadar her dosya milletin hafızasında canlıdır.

Bu isimleri anmak sadece vefa değildir. Onları anlamak, Türkiye’nin geleceğini korumaktır.

Çünkü bir daha hiçbir bilim insanımızın hayalleri yarım kalmamalı.
Bir daha hiçbir gazetecimizin kalemi susturulmamalı.
Bir daha hiçbir devlet adamımızın vizyonu karanlıkta bırakılmamalı.
Bir daha hiçbir komutanımız, emniyet müdürümüz, dava adamımız cevapsız sorularla toprağa verilmemeli.

Hakikat Gecikir Ama Kaybolmaz

Millet unutmaz.
Aileler unutmaz.
Toprak unutmaz.
Tarih unutmaz.
Devletin hafızası unutmaz.

Belki hakikat gecikir.
Belki dosyalar yıllarca bekler.
Belki cevaplar zamanın sisleri arasında kaybolmuş gibi görünür.
Ama adaletin terazisi bir gün mutlaka kurulur.

Türkiye’nin huzuru, milletin güveni ve devletin bekası için bu karanlık dosyalar aydınlatılmalıdır.

Çünkü karanlık dosyalar aydınlanmadan Türkiye rahat etmez.
Devletin içinde hain kalırsa milletin vicdanı susmaz.
Ve bu milletin en büyük beklentisi şudur:

Kim vurdu değil, kim vurdurdu ortaya çıksın.
Kim yaptı değil, kim yaptırdı bilinsin.
Devletin içinde bir tek hain bırakılmasın.
Türkiye kendi evlatlarına sahip çıktıkça geleceğe daha güçlü yürüyecektir.

Bir Cevap Yazın