Yazarlarımız

Allah Kimseyi Yanlışı Savunacak Kadar Cahil, Doğuruyu İnkar Edecek Kadar da Nankör Yapmasın

Raziye ÇAKIR

İnsanın en büyük nimetlerinden biri, doğruyu ve yanlışı ayırt edebilme yetisidir. Bu, sadece akıl ve mantıkla değil, aynı zamanda vicdanla, doğruyu savunma cesaretiyle de bağlantılıdır. Fakat ne yazık ki, zaman zaman insanlar, hakikat karşısında bile doğruyu görme ve savunma noktasında zorluklar yaşar. Yanlışlar, bazen o kadar inandırıcı ve güçlü bir şekilde savunulur ki, doğruyu savunmak adeta bir cesaret meselesi haline gelir. Bu noktada, hem toplumsal hem de bireysel olarak karşımıza çıkan en büyük tehlike, yanlışları savunacak kadar cahil, doğruyu inkâr edecek kadar nankör olmaktır.
Yanlışı Savunmak, Vicdanı Yitirmenin Başlangıcıdır
Yanlışı savunmak, insanın vicdanını göz ardı etmesinin, doğruyu görmezden gelmesinin bir işaretidir. Bir insan, bildiği bir yanlışın arkasında duruyorsa, aslında en büyük yanlışı kendine yapmaktadır. Çünkü vicdan, insanın doğruyu bilmesini sağlayan en temel duygusal ve ahlaki rehberidir. Yanlışlar, genellikle çıkarlar, baskılar, ego tatmini gibi duyguların etkisiyle savunulsa da, insan ne kadar bunlara kapılsa da nihayetinde vicdanı gerçeği ortaya koyar.
Bir yanlışı savunmak, o yanlışı körü körüne kabul etmek, bir şekilde hatayı sürekli meşrulaştırmak demektir. Bu da insanın içindeki doğruyu ve adaleti savunma kapasitesini zayıflatır. Bir insan bir yanlışın savunucusu olmaya başladığında, düşünsel ve ahlaki olarak bir çöküşe de adım atmış olur. Çünkü doğruyu bilmek ve savunmak, bir insanın en büyük gücüdür. Yanlışı savunmak, vicdanı uyandırmak yerine öldüren bir davranışa dönüşür.
Doğruyu İnkar Etmek: Köklerinden Kopmak
En derin insan hakikatlerinden biri de doğadır. İnsanlık, varoluşunun en kutsal anını, bir annenin doğumuyla yaşar. Hayat, doğumla başlar. Ancak ne yazık ki, modern dünyada bu en temel gerçek bile bazen inkâr edilebiliyor. Bir insanın doğuyu, hayatın kaynağını, annelik gibi bir kutsallığı inkâr etmesi, sadece bireysel bir kayıp değil, toplumun da bir çöküşüdür. Çünkü insan, kendi varoluşunun değerini, onun kaynağını kabul etmekle anlamlandırır.
Doğurun inkârı, en temel insani değerlerin inkârıdır. Bir insan, doğumun kutsallığını ve değerini inkâr edebiliyorsa, hayata dair en temel sorumluluklarını ve ahlaki yükümlülüklerini de göz ardı etme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bir toplum, doğurun önemini ve değerini inkâr etmeye başladığında, o toplumun yapısal ve ahlaki temelleri zayıflar. Doğum, insanlığın geleceğidir ve ona sahip çıkmak, onu kutlamak, her insanın ve her toplumun görevidir.
Nankörlük ve Bilgisizlik
Nankörlük,

insanın kendisine sunulan nimetleri, özellikle de varoluşunu, yaşamını, annesinin, ailesinin ve toplumunun katkılarını görmezden gelmesidir. Bir insan doğumun, hayatın ve varoluşun değerini inkâr ettiğinde, aslında kendi varlığını, kendisini yok saymış olur. Bu, sadece bireysel bir kayıp değil, aynı zamanda toplumsal bir kayıptır. Çünkü nankörlük, bir insanın kendi geçmişine, köklerine, geçmişteki fedakârlıklara duyduğu saygıyı yitirmesidir.
Eğer bir insan, doğrunun değerini ve gerçeğin hakkını inkâr edebiliyorsa, bu, sadece bireysel bir körlük değil, bir toplumun değerlerinin de çözüldüğünün bir işaretidir. Bilgisizlik ve nankörlük, kişinin gerçekleri görmesini engeller ve toplumların ahlaki değerlerinin erozyona uğramasına neden olur. Bir toplum, doğruyu savunmadığı, yanlışları savunma cesaretini gösterdiği ve doğrunun en temel halini inkâr ettiği sürece, o toplumun geleceği ciddi şekilde tehdit altına girer.

Sonuç: Sabırla Doğruyu Savunmak ve Köklerimize Bağlanmak
Allah, bizlere her zaman doğruyu gösterir ve vicdanımıza gerçeği duyurma gücü verir. Ancak insan, bu gücü doğru kullanmak için çaba sarf etmelidir. Sabırla, cesaretle ve kararlılıkla doğruyu savunmak, her zaman en zor olandır.

Bir Cevap Yazın