Rafet ULUTÜRK
Kazım Mirşan yıllardır Türk tarihinin en tartışmalı isimlerinden biri olarak anılıyor. Onun ortaya koyduğu tezler; Orhun Yazıtlarından Göktürk adlandırmasına, Yazılıkaya’daki işaretlerden Etrüsklere, eski Türk tamgalarından Göbeklitepe ve Orta Asya ilişkilerine kadar çok geniş bir alanı kapsıyor.
Fakat bugün Mirşan’a yalnızca “haklı mıydı, haksız mıydı?” sorusuyla bakmanın yetersiz olduğu kanaatindeyim.
Çünkü asıl mesele bir araştırmacının bütün tezlerini kabul etmek veya reddetmek değildir.
Asıl mesele şudur:
Türk milleti kendi tarihini araştıracak, kendi belgelerini inceleyecek, kendi medeniyet hafızasını bilimsel olarak ortaya koyacak güçlü bir sistem kurabildi mi?
İşte mesele burada stratejik hâle geliyor.
Çünkü tarih yalnız geçmiş değildir.
Tarih aynı zamanda kimliktir.
Devlet hafızasıdır.
Kültürel egemenliktir.
Ve uzun vadede jeopolitik güçtür.
TARİHİ KİM YAZARSA HAFIZAYI DA O ŞEKİLLENDİRİR
Bir milletin geçmişi yalnız arşivlerde yaşamaz.
O geçmiş;
okullarda,
üniversitelerde,
müzelerde,
belgesellerde,
romanlarda,
haritalarda,
kazılarda,
uluslararası yayınlarda
ve dünyanın o millet hakkındaki zihinsel tasavvurunda yaşamaya devam eder.
Bu nedenle tarih yazımı hiçbir zaman masum ve önemsiz bir alan değildir.
Dünyanın büyük devletleri kendi medeniyet geçmişlerini yalnız akademik merak konusu olarak görmez.
Onu aynı zamanda kültürel güç unsuru olarak değerlendirir.
Çin kendi medeniyet sürekliliğini anlatır.
İran Pers mirasını öne çıkarır.
İtalya Roma mirasını sahiplenir.
Yunanistan antik Yunan üzerinden büyük bir kültürel etki alanı oluşturur.
Peki Türk dünyası kendi tarihini hangi derinlikte ve hangi kurumsal güçle anlatıyor?
İşte Kazım Mirşan tartışmasının bizi götürmesi gereken esas soru budur.
KAZIM MİRŞAN BİR SONUÇ DEĞİL, BİR SORUDUR
Kazım Mirşan’ın bütün iddialarını bilimsel gerçek kabul etmek doğru değildir.
Ama bütün tezlerini daha baştan değersiz görmek de doğru değildir.
Çünkü bilim, sorudan korkmaz.
Bilim;
“Bu mümkün mü?”
diye sorar.
Sonra kanıt arar.
Mirşan’ın en önemli etkisi belki de verdiği cevaplardan çok, Türk tarihinin bilinen sınırlarına yönelttiği sorulardır.
Türklerin tarihi gerçekten bildiğimiz kadar mı eskidir?
Türk yazısı yalnızca Orhun döneminde mi ortaya çıkmıştır?
Eski Avrasya tamgalarıyla Türk tamgaları arasında bağ var mıdır?
Etrüsk diliyle eski Türk dilleri arasında karşılaştırılabilir unsurlar bulunabilir mi?
Anadolu ile Orta Asya arasında tarih öncesinden gelen kültürel geçişler olmuş mudur?
Bu soruların bazıları yanlış çıkabilir.
Bazılarının hiçbir bilimsel temeli bulunmayabilir.
Bazıları ise ileride yeni araştırmalara kapı açabilir.
Önemli olan sonucu önceden belirlememektir.
GÖKTÜRK TARTIŞMASI: BİR İSİM Mİ, BİR TARİH ALGISI MI?
“Göktürk adı sonradan mı üretildi?” sorusu ilk bakışta yalnız bir kelime tartışması gibi görünebilir.
Ama değildir.
Çünkü tarihî adlandırmalar milletlerin geçmişi nasıl algıladığını etkiler.
Bir devlet kendisini nasıl tanımlıyordu?
Komşuları ona ne isim veriyordu?
Modern tarihçilik hangi kavramı kullanıyor?
Bu üçü her zaman aynı değildir.
Eski Türk yazıtlarında Türk/Türük adının merkezi kullanımı önemlidir.
Bu nedenle bugün kullandığımız “Göktürk” veya “Köktürk” kavramlarının tarihçesi ayrıca araştırılmalıdır.
Ancak buradan aceleyle “Göktürk adı tamamen uydurulmuştur” sonucuna varmak da bilimsel olmaz.
Stratejik tarihçilik böyle çalışmaz.
Önce kaynakları ayırır.
Sonra terminolojinin gelişimini inceler.
Sonra hüküm verir.
ORHUN YAZITLARI: TAŞA KAZINMIŞ DEVLET AKLI
Orhun Yazıtlarını yalnız dil tarihi açısından okumak büyük eksikliktir.
Çünkü bu yazıtlarda yalnız kelimeler yoktur.
Devlet vardır.
Millet vardır.
İhanet vardır.
Birlik vardır.
Dış müdahale vardır.
Ekonomik bağımlılık vardır.
Siyasi çözülme vardır.
Devleti yeniden ayağa kaldırma iradesi vardır.
Bilge Kağan’ın metinleri dikkatle okunduğunda aslında bin yılı aşan bir devlet tecrübesinin siyasi diliyle karşılaşırız.
Orada halka şu mesaj verilir:
Birliğini kaybedersen bağımsızlığını kaybedersin.
Dışarıdan gelen cazibeye kapılırsan iradeni kaybedersin.
Yöneticin ehil değilse devlet zayıflar.
Millet ile devlet arasında bağ koparsa çözülme başlar.
Bu açıdan Orhun Yazıtları yalnızca Türkçenin tarihî eserleri değildir.
Türk devlet felsefesinin temel metinlerinden biridir.
Dolayısıyla gelecek kuşaklar onları yalnız filolojik değil, stratejik açıdan da okumalıdır.
ORHUN YAZITLARI OKUNDU; PEKİ ARAŞTIRMA BİTTİ Mİ?
Bir yazı sisteminin çözülmüş olması, bütün yorumların sonsuza kadar kesinleştiği anlamına gelmez.
Dilbilim gelişir.
Yeni yazıtlar bulunur.
Yeni karşılaştırmalar yapılır.
Eski okumalar yeniden değerlendirilir.
Bunun bilim tarihinde yüzlerce örneği vardır.
Dolayısıyla Orhun Yazıtlarının yeniden incelenmesi bilime karşı değildir.
Tam tersine bilimin kendisidir.
Fakat burada çok önemli bir şart vardır:
Bir harfi farklı okumak için gerekçe gerekir.
Bir kelimeyi farklı yorumlamak için ses bilgisi gerekir.
Dil bilgisi gerekir.
Tarihsel bağlam gerekir.
Başka yazıtlarda karşılık gerekir.
Yani “bana böyle geliyor” tarihçilik değildir.
Bilimsel yöntem, iddiadan önce gelir.
YAZILIKAYA VE TAMGALAR: BENZERLİKTEN BİLİME GEÇİŞ
Türk tarihinin en heyecan verici alanlarından biri tamga meselesidir.
Avrasya coğrafyasının birçok yerinde birbirine benzeyen geometrik işaretler görüyoruz.
Oklar…
Çatallar…
Daireler…
Haçvari işaretler…
Hayvan sembolleri…
Boy ve mülkiyet damgaları…
Bunların bir kısmı Türk topluluklarında kullanılmıştır.
Ancak kritik soru şudur:
Benzer olan her işaret aynı kültürün ürünü müdür?
Hayır.
Aynı sembol birbirinden bağımsız toplumlarda ortaya çıkabilir.
Bu nedenle benzerlik kanıt değildir.
Ama araştırma sebebidir.
İşte Türkiye’nin burada çok büyük bir proje başlatması gerekir.
AVRASYA TAMGA ATLASI KURULMALIDIR
Moğolistan’dan Balkanlara kadar eski tamgalar ortak bir dijital veri tabanına alınmalıdır.
Her işaret için;
bulunduğu yer,
arkeolojik tabaka,
tarihleme,
malzeme,
kültürel çevre,
yakınındaki diğer semboller,
benzer örneklerin coğrafyası
kaydedilmelidir.
Bundan sonra yapay zekâ ve istatistiksel yöntemler devreye girebilir.
Hangi işaret nereden nereye yayılmış?
Hangi dönemlerde kullanılmış?
Aynı sembol farklı kültürlerde bağımsız mı oluşmuş?
Yoksa gerçek kültürel aktarım mı var?
Böylece “benziyor” seviyesinden “kanıtlanabilir tarih” seviyesine geçebiliriz.
ETRÜSKLER: TÜRK MÜYDÜ SORUSUNU DOĞRU KURALIM
Etrüsklerin Türklerle ilişkisi yıllardır en heyecanlı ve en tartışmalı başlıklardan biridir.
Burada iki yanlış yaklaşım vardır.
Birincisi:
“Etrüskler kesin Türk’tür.”
İkincisi:
“Bu soru bile sorulamaz.”
İkisinden de uzak durmalıyız.
Doğru soru şudur:
Etrüsk dili, kültürü ve genetik tarihi ile Avrasya toplulukları arasında bilimsel olarak gösterilebilir hangi ilişkiler vardır?
Etrüsk metinleri bilgisayar ortamına aktarılabilir.
Eski Türk dilleriyle karşılaştırılabilir.
Ama aynı zamanda başka dil aileleriyle de karşılaştırılmalıdır.
Bir benzerlik bulduğunuzda yalnızca kelimelerin benzemesi yetmez.
Ses değişimleri tutarlı olmalıdır.
Dil bilgisi yapısı örtüşmelidir.
Kronoloji mümkün olmalıdır.
Tarihî temas ihtimali gösterilmelidir.
Ancak o zaman bilimsel bir bağlantıdan söz edilebilir.
GÖBEKLİTEPE: TARİHİN BİTMEDİĞİNİN EN BÜYÜK HATIRLATMALARINDAN BİRİ
Göbeklitepe bize çok önemli bir ders verdi.
İnsanlığın erken dönemleri hakkındaki bilgilerimiz tamamlanmış değildir.
Bir arkeolojik keşif, yerleşik kabulleri değiştirebilir.
Ancak bundan doğrudan “Göbeklitepe Türk’tür” gibi sonuçlara ulaşmak bilimsel açıdan doğru değildir.
Çünkü binlerce yıllık zaman farkları vardır.
Bugünkü millet kavramlarını on binlerce yıl geriye taşımak ciddi metodolojik sorunlar doğurur.
Fakat şu soru son derece değerlidir:
Anadolu,
Kafkasya,
Hazar havzası,
İran platosu,
Orta Asya
arasında tarih öncesinden itibaren hangi insan ve kültür hareketleri yaşandı?
İşte geleceğin araştırma alanlarından biri budur.
TÜRK TARİHİNİN BAŞLANGICI NEREDEDİR?
Bence asıl büyük soru budur.
Bir milletin tarihini hangi noktadan başlatacağız?
İlk devletinden mi?
İlk yazılı belgesinden mi?
İlk kez yabancı kaynaklarda adının geçmesinden mi?
Dilinden mi?
Genetik geçmişinden mi?
Kültüründen mi?
Burada çok dikkatli olmalıyız.
Dil başka şeydir.
Kültür başka şeydir.
Genetik başka şeydir.
Devlet başka şeydir.
Millet kimliği başka şeydir.
Bunları birbirine karıştırırsanız tarih yerine efsane üretirsiniz.
Ama bunları birlikte ve bilimsel yöntemle incelerseniz medeniyet tarihine ulaşırsınız.
AKADEMİ NEDEN MİRŞAN’I KABUL ETMİYOR?
Bu sorunun cevabını yalnızca “akademi istemiyor” şeklinde açıklamak kolaydır fakat eksiktir.
Akademik dünyanın temel meselesi yöntemdir.
Bir tez ortaya konulduğunda şu sorular sorulur:
Aynı yöntem başka örneklerde de çalışıyor mu?
Okuma sistemi tutarlı mı?
Dil bilgisi destekliyor mu?
Tarihleme uygun mu?
Arkeolojik bulgular örtüşüyor mu?
Bağımsız araştırmacılar aynı sonucu elde edebiliyor mu?
Karşı kanıtlar nasıl açıklanıyor?
Bu ölçütlere cevap verilemiyorsa akademi mesafeli kalır.
Bu normaldir.
Ama akademinin de yapması gereken bir şey vardır:
Aykırı tezleri küçümsemek yerine bilimsel olarak sınamak.
Yanlışsa yanlışlığını göstermek.
Doğru bir parça varsa onu ayırmak.
Çünkü bilimde en güçlü cevap yasaklama değil, kanıttır.
İKİ BÜYÜK TEHLİKE
Türk tarihçiliğinin önünde iki büyük tehlike vardır.
Birincisi:
“Batılı kaynaklarda ne yazıyorsa tartışmasız doğrudur.”
İkincisi:
“Türkleri daha eski gösteren her iddia doğrudur.”
İkisi de bilim değildir.
Birincisi zihinsel bağımlılıktır.
İkincisi romantik kolaycılıktır.
Biz üçüncü yolu kurmalıyız:
Milli fakat bilimsel.
Cesur fakat metodik.
Şüpheci fakat kompleksiz.
İddialı fakat kanıta bağlı.
İşte Türk tarihçiliğinin yeni yüzyıl anlayışı bu olmalıdır.
21.YÜZYILDA TARİH YALNIZ TARİHÇİLERLE YAZILMAYACAK
Bugün tarih araştırması büyük bir dönüşüm geçiriyor.
Artık yalnız arşiv ve metin yeterli değil.
Antik DNA var.
Karbon tarihleme var.
İzotop analizi var.
Uydu görüntüleme var.
LIDAR var.
Coğrafi bilgi sistemleri var.
Dijital epigrafi var.
Hesaplamalı dilbilim var.
Yapay zekâ var.
Büyük veri var.
Türk tarih araştırmaları bütün bu araçlarla buluşturulmalıdır.
Çünkü gelecekte dünya tarihini en çok slogan atanlar değil, en fazla doğrulanabilir veri üretenler şekillendirecek.
YAPAY ZEKÂ TÜRK TARİHİNİN YENİ LABORATUVARI OLABİLİR
Düşünün:
Orhun Yazıtları…
Yenisey metinleri…
Altay tamgaları…
Anadolu kaya işaretleri…
Kafkas petroglifleri…
Doğu Avrupa sembolleri…
Etrüsk yazıları…
Hepsi yüksek çözünürlüklü veri tabanına aktarılıyor.
Yapay zekâ milyonlarca işareti karşılaştırıyor.
İnsan gözünün göremediği örüntüleri buluyor.
Sembollerin coğrafi dağılımını çıkarıyor.
Zaman çizgisini oluşturuyor.
Benzerliğin tesadüf mü yoksa kültürel aktarım mı olabileceğini istatistiksel olarak ölçüyor.
Belki Mirşan’ın bazı tezlerini tamamen çürütecek.
Belki bazılarını yeniden düşündürecek.
İki sonuç da Türk bilimi için kazançtır.
Çünkü amaç bir kişiyi haklı çıkarmak değildir.
Hakikati bulmaktır.
TÜRK DÜNYASINA ORTAK TARİH STRATEJİSİ GEREKİYOR
Türkiye bu işi tek başına yapmamalıdır.
Azerbaycan,
Kazakistan,
Kırgızistan,
Özbekistan,
Türkmenistan
ve diğer Türk topluluklarının yaşadığı coğrafyalardaki kurumlar ortak araştırma ağında buluşturulmalıdır.
Moğolistan ile ortak kazılar artırılmalıdır.
Kafkasya ve Balkanlar araştırılmalıdır.
Avrupa üniversiteleriyle ortak projeler geliştirilmelidir.
Çünkü Türk tarihi yalnız Türkiye’nin sınırlarına sığmaz.
Türk tarihi dev bir Avrasya tarihidir.
TÜRK DEVLETLERİ TEŞKİLATI’NIN ORTAK HAFIZA PROJESİ OLMALIDIR
Türk dünyasında ulaşım koridorları kuruluyor.
Enerji hatları kuruluyor.
Savunma işbirliği gelişiyor.
Ticaret artıyor.
Fakat bütün bunların üzerine inşa edilmesi gereken görünmeyen bir temel vardır:
Ortak tarih hafızası.
Türk Devletleri Teşkilatı bünyesinde ortak tarih ve medeniyet araştırma merkezi kurulmalıdır.
Ortak dijital arşiv hazırlanmalıdır.
Ortak yazıt katalogları oluşturulmalıdır.
Genç Türkologlara burs verilmelidir.
Ortak arkeolojik kazılar yapılmalıdır.
Doktora ve akademisyen değişim programları kurulmalıdır.
Çünkü Türk dünyasının siyasi yakınlaşması, ortak hafızayla güçlenir.
TARİH BİR MİLLİ GÜVENLİK KONUSUDUR
Bugün savaş yalnız sınırda yapılmıyor.
Kimlik üzerinde de yapılıyor.
Hafıza üzerinde yapılıyor.
Dil üzerinde yapılıyor.
Tarih anlatısı üzerinde yapılıyor.
Bir millete geçmişinin değersiz olduğuna inandırırsanız geleceğine olan güvenini de zayıflatırsınız.
Bunun tersi de tehlikelidir.
Gerçek olmayan tarih anlatılarıyla toplumları beslerseniz, bir gün gerçekle karşılaştıklarında büyük kırılma yaşarlar.
Bu nedenle devletin görevi propaganda üretmek değil;
sağlam tarih bilgisi üretmektir.
2050 HEDEFİ: TÜRK TARİHİNİN DÜNYA REFERANS MERKEZİ
Türkiye uzun vadeli hedef koymalıdır.
2050 yılında dünyada eski Türk tarihi üzerine araştırma yapan bir akademisyen, temel veri için nereye başvurmalı?
Türkiye’ye.
Türk yazıtları için?
Türkiye’ye.
Avrasya tamgaları için?
Türkiye’ye.
Türk devlet geleneği için?
Türkiye’ye.
Türk dünyasının arkeolojik veri tabanı için?
Türk dünyasının ortak bilim merkezlerine.
İşte kültürel egemenlik böyle kurulur.
Başkalarının kitaplarına tepki vererek değil;
başkalarının kaynak göstereceği bilim üretim merkezleri kurarak.
MİRŞAN’I SAVUNMAK DEĞİL, MİRŞAN’I SINAYABİLECEK BİLİM KURMAK
Artık “Kazım Mirşan haklıydı” veya “Kazım Mirşan yanlıştı” tartışmasını aşmalıyız.
Daha büyük hedefimiz olmalı.
Onun tezlerini tek tek bilimsel projeye dönüştürmeliyiz.
Göktürk terminolojisi?
Araştır.
Orhun okumaları?
Karşılaştır.
Tamgalar?
Dijital atlas oluştur.
Etrüsk bağlantısı?
Dilbilim, arkeoloji ve genetikle sınamaya aç.
Göbeklitepe-Orta Asya ilişkisi?
Kronoloji ve arkeolojik verilerle araştır.
Sonuç ne çıkarsa çıksın yayınla.
Çünkü güçlü devlet istediği sonucu üreten devlet değildir.
Gerçeği araştırabilecek kurumları kuran devlettir.
TÜRK TARİHİ İÇİN YENİ BİR DEVLET POLİTİKASI
Türkiye’nin önümüzdeki dönem için büyük bir “Türk Tarihi Stratejisi” hazırlaması gerektiğine inanıyorum.
Bu stratejinin hedefi yalnız yeni kitaplar yazmak olmamalıdır.
Yeni nesil Türkolog yetiştirmek gerekir.
Epigrafi uzmanları yetiştirmek gerekir.
Antik dil uzmanları yetiştirmek gerekir.
Arkeogenetik laboratuvarları kurulmalıdır.
Yapay zekâ destekli tarih merkezleri açılmalıdır.
Dünyanın önemli üniversitelerinde Türk tarihi kürsüleri desteklenmelidir.
Yabancı araştırmacılar Türkiye’ye çekilmelidir.
Türk tarihinin kaynakları onlarca dünya diline çevrilmelidir.
Çünkü bir medeniyet yalnız kendi dilinde konuşursa dünyaya ulaşamaz.
GEÇMİŞİ BÜYÜTMEK DEĞİL, HAKİKATİ BÜYÜTMEK
Kazım Mirşan meselesinin bize verdiği en büyük ders şudur:
Tarihimiz hakkında büyük sorular sormaktan korkmamalıyız.
Ama büyük sorulara küçük kanıtlarla cevap vermemeliyiz.
Türk tarihini küçültmek ne kadar yanlışsa, delilsiz biçimde büyütmek de o kadar yanlıştır.
Bizim ihtiyacımız olan şey romantik tarih değil;
büyük bilimdir.
Türk tarihini bin yıl daha geriye götürmek için değil;
gerçekten nereye kadar gidiyorsa oraya kadar ulaşmak için çalışmalıyız.
Belki bazı kabuller değişecek.
Belki bazı efsaneler yıkılacak.
Belki de bugün hayal dahi edemediğimiz tarihsel bağlantılar ortaya çıkacak.
Hepsine hazır olmalıyız.
Çünkü özgüvenli millet gerçeğin sonucundan korkmaz.
Araştırır.
Belge toplar.
Karşılaştırır.
Yanlışsa düzeltir.
Doğruysa dünyaya kabul ettirir.
Kazım Mirşan’ın açtığı kapıdan geçilecekse işte böyle geçilmelidir.
Bir kişiyi kutsayarak değil.
Bir kişiyi yok sayarak da değil.
Kurumsal akıl, bilimsel yöntem ve stratejik devlet vizyonuyla.
Ve Türk tarihçiliğinin yeni yüzyıldaki parolası şu olmalıdır:
«“Geçmişimizi başkalarının bize anlattığı kadarıyla değil, kendi kurduğumuz güçlü bilim kurumlarının ortaya koyduğu hakikat kadar bileceğiz.”»
Çünkü geçmişini doğru okuyamayan millet geleceğini doğru planlayamaz.
Hafızasını başkasına bırakan millet, kimliğinin tarifini de başkasına bırakır.
Ama kendi tarihini araştıran, belgeleyen ve dünyaya kabul ettiren millet;
yalnız geçmişini kurtarmaz, geleceğinin istikametini de kendi belirler.
