Rafet ULUTURK
Bir orman yangını çıktığında…
Biz televizyon başında alevleri izlerken,
o an ormanın içinde binlerce can “sessizce” ölüme koşuyor.
Kaçacak yeri olmayan bir kirpi…
Kanat çırpmaya çalışan ama uçamayan bir yavru serçe…
Yuvasını sırtında taşıyan bir kaplumbağa…
Hepsi, alevin acımasız nefesiyle boğuşuyor.
Biz sadece ağaçların yandığını sanıyoruz.
Ama aslında orman dediğimiz, içinde yaşayan her canlıyla bir “şehir”.
Ve o şehir yanarken, her evin içinde bir hayat sönüyor.
Yanan sadece odun değil; anne kuşun yavrusuna dönmeyen kanadı,
karıncanın bin bir emekle kurduğu yolu,
böceğin toprak altında sakladığı kışı…
Yangın bitince…
Bizim için geriye siyah bir toprak, kurum içinde dallar kalıyor.
Ama onlar için geriye hiçbir şey kalmıyor.
Ne yuva, ne su, ne hayat…
Orman yangınları sadece doğayı değil,
vicdanımızı da yakıyor aslında.
Her alev, insanlığın ihmaliyle büyüyor.
Bir izmarit, bir cam parçası, bir ihmal…
Ve biz hâlâ “kaza” diyoruz.
Unutmayalım…
Bir orman yangınında kaybolan her can,
sessiz bir çığlık olarak gökyüzünde asılı kalır.
Biz duymasak da, rüzgâr her zaman o çığlığı taşır.
O yüzden ormanlarımızı korumak, sadece çevrecilik değil;
vicdan borcudur, insanlık borcudur.
Çünkü orman, ağaçtan ibaret değildir;
bir hayatın, binlerce canın nefesidir.
Ve şimdi…
Yangın sonrası sessizleşen o topraklara yeniden nefes olma zamanı.
Bir fidan dikelim, bir damla su bırakalım, bir yuva kuralım.
Bunu yapmazsak, sadece ormanı değil;
geleceğimizi, vicdanımızı ve insanlığımızı kaybederiz.
