Arzu ÜNAL
Bazı şeyler vardır, gözle görülmez ama insanın içine çöker.
Bir söz gibi…
Bir bakış gibi…
Bir susuş gibi…
Demir ağırdır, tonla tartılır.
Altın değerlidir, gramla ölçülür.
Elmas nadirdir, karatla hesaplanır.
Ama insanın kalbine dokunan şeylerin ne terazisi vardır ne de ölçü birimi. Çünkü onlar, görünmeyen bir yerde, sessizce tartılır: kalpte… ve belki de zerreyle.
İnsan çoğu zaman hayatı büyük anlardan ibaret sanır. Büyük başarılar, büyük kayıplar, büyük kararlar… Oysa bir ömrün asıl hikâyesi, kimsenin fark etmediği küçük anların arasında gizlidir. Bir gün, hiç beklemediğin bir anda sana iyi gelen bir cümleyi hatırlarsın. Yıllar geçmiştir ama o cümle hâlâ içini ısıtır. Çünkü onu söyleyen kişi belki unutmuştur ama senin kalbin unutmamıştır.
İyilik böyledir.
Sessiz gelir.
Gösterişsizdir.
Ama insanın içinde yankısı uzun sürer.
Bir annenin çocuğuna gece uykusuz kalıp su vermesi…
Bir dostun, kimseye anlatamadığın derdini sessizce dinlemesi…
Kalabalık içinde kaybolmuş birine “buradayım” demek…
Yorgun birinin yükünü fark edip hafifletmek…
Bunlar dışarıdan bakıldığında küçüktür. Ama kalpte büyür. Bazen bir insanın bütün hayata tutunma sebebi olur. Çünkü insan, çoğu zaman büyük mucizelerle değil; küçük merhametlerle hayatta kalır.
Kötülük de aynı yoldan yürür.
Bir kalbi kırdığında, belki sadece bir an sürer. Bir söz söylersin ve geçip gidersin. Ama o söz, karşı tarafın içinde kalır. Büyür, çoğalır, bazen bir yara olur. Sen unutursun ama o unutmaz. Çünkü kalp, kendisine dokunan şeyi kolay kolay silmez.
İnsan bazen en çok da bunu fark edemez:
Yaptıklarının başkalarının içinde nasıl bir iz bıraktığını…
Birine iyi davrandığında, belki hayatında küçük bir yer açarsın. Ama o kişi, o küçücük iyiliği büyütür, başka birine taşır. Ve fark etmeden, senin yaptığın bir zerre iyilik, dünyada çoğalan bir ışığa dönüşür.
Aynı şekilde bir kırgınlık, bir kabalık, bir umursamazlık da zincir gibi yayılır. Bir kalpte başlayan soğukluk, başka kalplere geçer. Ve insan bazen bilmeden, sadece bir anlık davranışıyla başkalarının karanlığını çoğaltır.
İşte bu yüzden hiçbir şey “küçük” değildir.
Çünkü mesele büyüklük değil, izdir.
Ve insan, bıraktığı iz kadar vardır bu dünyada.
Bazen gece başını yastığa koyduğunda sebepsiz bir huzur hissedersin. Her şey aynıyken bile içinin hafiflediğini fark edersin. Belki o gün kimseye anlatmadığın küçük bir iyilik, kalbinin içinde sana yer açmıştır. Aynı şekilde bazen de açıklayamadığın bir sıkıntı çöker içine. Bir şey eksik gibidir. Belki de fark etmeden incittiğin bir kalbin sessiz ağırlığıdır bu.
Çünkü insanın iç dünyası, yaptığı şeylerin yankısıyla doludur.
Hiçbir şey kaybolmaz aslında.
Ne bir tebessüm…
Ne bir gözyaşı…
Ne bir içtenlik…
Ne de bir kırgınlık…
Her şey bir yerde birikir.
Ve zamanı geldiğinde insanın karşısına çıkar.
Bazen bir hatıra olarak…
Bazen bir vicdan sızısı olarak…
Bazen de hiç beklemediği bir iyilik olarak…
Belki de bu yüzden hayat, dışarıdan göründüğü kadar karmaşık değildir.
Aslında çok sade bir gerçeğe dayanır:
Ne verirsen, bir gün onunla karşılaşırsın.
Ama bu karşılaşma her zaman dışarıda olmaz.
Çoğu zaman insan, yaptıklarıyla kendi içinde karşılaşır.
Birine gösterdiğin şefkat, senin kalbini de yumuşatır.
Birine yaptığın haksızlık, önce seni eksiltir.
Birini affettiğinde aslında kendini özgür bırakmış olursun.
Bir kalbi kırdığında ise kendi içinde bir şeylerin çatladığını hissedersin.
İnsan, başkalarına yaptığı her şeyi biraz da kendine yapar.
Bu yüzden belki de en büyük mesele, iyi bir insan olarak hatırlanmak değil; iyi bir insan olarak kalabilmektir. Kimsenin görmediği yerde bile… Alkışın olmadığı anlarda bile… Karşılık beklemeden… Sadece içinden geldiği için…
Çünkü gerçek iyilik, görülmek için değil; hissedilmek için vardır.
Ve belki bir gün, herkesin sustuğu, her şeyin anlamını yitirdiği bir anda, insanın karşısına sadece şunlar çıkacaktır:
Kırdığı kalpler…
Dokunduğu hayatlar…
Ve yaptığı o küçücük iyilikler…
İşte o zaman anlaşılacaktır:
Hayat, büyük hesaplarla değil, zerrelerin toplamıyla yaşanmış.
Ve insan, aslında en çok
küçük şeylerle büyümüş…
ya da küçülmüştür.
