Yazarlarımız

TÜRK MİLLETİ TARİHÎ AYARLARINA DÖNERKEN

Türk milleti tarih boyunca Allah tarafından dünyaya düzen vermek ve dünyayı yönetmek üzere vazifelendirildiğine inanmıştır. Bütün Türk tarihi, bu felsefe üzerine inşa edilmiş ve bu felsefe esasında fetih hareketlerine girişen Türkler, tarih boyunca mükerreren büyük imparatorluklar tesis etmişlerdir. Bütün bu büyük imparatorlukların her birinin yegâne ülküsü, dünyaya tek başına hâkim olup Allah’ın adalet ve nizamını ihdas etmek olmuştur. Bu felsefe en veciz hâliyle Göktürk Abidelerinde “”Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğlunun üzerine atalarım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş.” ifadesinde şekil bulmuştur.

Asya Hun Hakanı Mete’nin kendisine Tanrıkut, yani Tanrı’dan yönetme gücü alan ünvanını layık görmesi de Avrupa Hun Hükümdarı Atila’nın Flagellum Dei, yani Tanrı’nın Kırbacı olarak adlandırılması da hep bu felsefe ile alakalıdır. Türkler Müslüman olduktan sonra bu Nizam-ı Âlem ülküsüne bir de İla-yı Kelimetullah, yani Allah’ın Kelamını Yüceltme davası eklenmiştir.

Bu felsefe ile hareket eden Türk hükümdarları, bir taraftan fetih hareketleri ile İslamiyet’i Avrupa içlerine yayarken diğer taraftan Hindistan ve Afrika içlerine, Sibirya’nın buzla kaplı arazilerine teşmil etmişlerdir. Osmanlı Sultanlarının kendilerini “Zıllullah fi’l-arz” yani Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olarak nitelendirmensin temelinde de aynı felsefe bulunmaktadır.

Dünyaya nizam verme felsefesi ile hareket eden Türk devletlerini yönetenler, bir taraftan fethettikleri toprakları hanlar, hamamlar, köprüler, sarayla, imarethaneler, medreseler, çarşılar ve kervansaraylarla mamur hâle getirirken bir taraftan da dünyadaki mazlumlara sahip çıkmışlardır. Şairin dediği gibi “ardına çil çil kubbeler serpen” Osmanlı ordusunun fethettiği topraklar, bugün dahi mimari harikaları kabul edilen Mostar Köprüsü, Prizren Kalesi, Blagay Tekkesi gibi eserlerle dolmuştur.

Bu fetih ve inşa hareketlerine koşut olarak İspanya’da Engizisyon’un gazabına uğrayan Müslüman ve Yahudilere sahip çıkılmış, İngiliz donanması tarafından abluka altına alınıp açlığa terk edilen İrlandalılara yiyecek yardımında bulunmuştur.  Aynı felsefe ile hareket eden Delhi Türk Sultanlığı, Babür Devleti gibi Türk devletleri de Hindistan’ı mamur etmiş, bugün dahi Hindistan’ın en fazla turist celbeden eserleri olan Taç Mahal, Agra Kalesi, Fetihbur Sikri, Amber Kalesi, Kutb Minar gibi mimari harikaları ve daha niceleri inşa edilmiştir. Tarihî Halep çarşısı, Şam’da Hamidiye Çarşısı, Bağdat’ta Şarabiye Medresesi, Kerkük Kalesi, Kahire’deki Tolunoğlu Camii hep aynı dünya görüşünün eserleridir. Coğrafya değişmiştir, yöneticiler değişmiştir ama dünyaya bakış değişmemiştir.

Şüphesiz Türk devletlerinin dünyanın farklı coğrafyalarına aynı felsefe ile mühürlerini vurması, insan malzemesi ile alakalıdır. Hindistan’ın derinliklerinden Avrupa içlerine, Afrika çöllerinden Kuzey Buz Denizi’ne kadar Türk medeniyetinin omuzlarında yükselen ilahi nizam, inanmış yöneticiler ve ordularının yanında, aynı derecede iman etmiş âlimler, mimarlar, mühendisler, tüccarlar, esnaf ve sıradan insanlar sayesinde olmuştur. Cihan hâkimiyetine iman etmiş kitleler, yüzyıllarca ilahi nizamın ışığıyla dünyanın dört bir köşesini tenvir etmişlerdir.

***

Birinci Cihan Harbi neticesinde yaşanan çöküş sonrasında, İstiklal Harbi ile tesis edilen huzur ortamı, Rahmetli Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dahiyane “yurtta sulh cihanda sulh” düsturu sayesinde Türk devletinin yeniden güçlenip dünyayı tarihî misyonunun iktiza ettiği şekilde telakki etmesine imkân sağlamıştır. Son dönemlerde Türk devletinin Türk devlet felsefesi esaslarına ve bu felsefenin getirdiği tarihî sorumluluklara göre davranmaya başladığının işaretleri gözlemlenmektedir.

Türk devleti bir taraftan dünyadaki dengeleri gözetebildiği ölçüde askerî adımlar atarken diğer taraftan dünyanın çeşitli bölgelerindeki anlaşmazlık ve savaşlarda arabuluculuk vazifesini uhdesine almaktadır. Bu düsturla hareket eden Türk devleti, günümüzde Amerika Birleşik Devletleri’nden sonra dünyada en fazla askerî misyon bulunduran ülke hâline gelmiştir. Kosova’dan Afganistan’a kadar uzanan coğrafyada barış gücü olarak görev yapan Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs’taki varlığı ile bütün Doğu Akdeniz’de stratejik güç hâline gelirken Sevakin Adası’ndaki üssü ile bütün Kızıldeniz, Doğu Afrika ve okyanusu tarassut altında tutmaktadır. Libya, Suriye, Somali ve Kafkaslardaki faaliyetleri ile de dar ve geniş çevresindeki gelişmelere müdahil olduğunu ortaya koymaktadır. Savunma sanayisi alanında yapılan atılımlarla dünyanın farklı bölgelerindeki savaşlarda belirleyici roller deruhte edilmektedir. Bu kendini hissettiren adımlara koşut olarak dünyanın farklı bölgelerindeki anlaşmazlıkların sonlandırılmasına yönelik gösterilen çabalarla da Türk devleti öne çıkmaktadır. Ukrayna – Rusya savaşında alınan inisiyatif ve Somali – Etiyopya anlaşmazlığının sona erdirilmesinde oynanan rol bu duruma örnek olarak gösterilebilir. ABD ile Venezuela arasında meydana gelen olaylar öncesinde ABD’nin devrik Venezuela Devlet Başkanı Maduro’ya Türkiye’ye gitmesini önermesi de Türk devletinin diplomatik gücünün hudutlarını göstermesi açısından oldukça ehemmiyetlidir.

Türk devleti, tam da tarihî örneklerine uygun bir şekilde, bu askerî ve siyasi güç gösterilerine koşut olarak insani faaliyetler de bir yumuşak güç olarak kullanmaktadır. Bir taraftan savaşlardan kaçan ve kaçamayan mazlumlara kucak açmakta, diğer taraftanfakir Afrika ülkeleri başta olmak üzere, dünyanın pek çok köşesinde hastaneler, su kuyuları, okullar, köprüler inşa etmekte, eğitimden, sağlıktan, temiz sudan mahrum milyonlarca insana bu imkânları sunmaktadır. Afrika, Asya, Avrupa ve Okyanusya’dan her ırk ve dinden millet ve toplulukların çocukları Türkiye’ye getirilip okutulmakta ve ülkelerine geri gönderilmektedir. Türkiye’de okuyup yetişen bu çocuklar ve gençler, dünyanın dört bir köşesinde Türkiye’nin gönüllü elçileri hâline gelmektedirler. İleride kurulacak ilahi nizamın birer erken müjdecisi gibi, ülkelerinde Türk misafirperverliğinin, Türk alicenaplığının, cihanşümul Türk telakkisinin temsilcisi olmaktadırlar.

Elbette geçmişte olduğu gibi, gelecekte de kutlu mefkûrenin hayata geçirilip ilahi nizamın kurulabilmesi, Türk insanının kendini tekâmül ettirebilmesi ile mümkün olabilecektir. Türk insanı, ahlakta, ilimde, fende, velhasıl kelam muasır medeniyet seviyesinde ileri gidebildiği derecede bunun gerçekleşebilmesi imkân dâhilindedir. Bu da geniş bir hoşgörü anlayışına sahip, farklılıklara değil, ortaklıklara odaklanmasını bilen, kafasını Anadolu’ya gömmeyen ama ayakları bu topraklara basıp dünyayı okuyabilen bir Türk tipi ile hayat geçirilebilir. Türk insanı, gönül coğrafyasındaki kardeşleri ile el ele vererek bu kutlu yolda yürümeyi, kalubelada söz verdiği yüce makama ve bütün insanlığa borçludur. Necip millet olmak bunu gerektirir…

 

Bir Cevap Yazın