Yazarlarımız, Yorum-Analiz

Türk Dünyası: Açılan Bir Baht mı, Kaçırılan Bir Fırsat mı?

Rafet ULUTÜRK

Türk tarihinin son beş yüz yılına bakıldığında, Rusya ile kurulan ilişkinin yönü Türk Dünyası’nın kaderini belirleyen temel unsurlardan biri olmuştur.
1552’de Kazan’ın düşmesiyle başlayan gerileme süreci, özellikle eski Altınordu havzasında yaşayan Türk topluluklarını doğrudan etkilemiş; siyasi, demografik ve kültürel kayıplar yüzyıllar boyunca birikmiştir. Bu uzun karanlık dönemin 1991’de Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle sona ermeye başladığı düşünüldü. O günlerde birçok kişi için bu, Türk Dünyası’nın “bahtının açıldığı” bir tarihsel kırılmaydı.

Büyük Heyecan, Büyük Beklentiler

Yeni Türk devletlerinin dünya siyaset sahnesine çıkışı, uzun yıllar bastırılmış bir umudu da beraberinde getirdi. Adriyatik’ten Çin Seddi’ne uzanan Türk coğrafyasının siyaseten olmasa bile zihnen ve stratejik olarak birleşebileceği konuşuldu. 21. yüzyılın “Türk Asrı” olacağı iddiası, devlet adamlarının dilinde sıkça yer buldu. Bir asır önce temelleri atılan Türk Birliği fikri, yeni dünya düzeninde yeniden hatırlandı. “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” sloganı, artık romantik bir çağrıdan ziyade gerçekleşebilir bir hedef gibi algılanıyordu.

Duygudan Akla Geçiş

Aradan geçen yaklaşık otuz yıl, bu coşkulu dönemin geride kaldığını gösterdi. Bugün artık duyguların değil, soğukkanlı aklın konuşması gereken bir evredeyiz. Bu süreçte çok sayıda toplantı yapıldı, kurumlar kuruldu, anlaşmalar imzalandı. Ancak ortada hâlâ bütüncül bir stratejiden, uzun vadeli bir yol haritasından söz etmek zor. Üstelik çözülmemiş eski sorunlara yeni tehditler eklenmiş durumda. Türk Dünyası, bir yandan küresel güç dengelerinin sertleştiği bir ortamda yön ararken, diğer yandan kendi iç meseleleriyle meşgul.

Kimlik Meselesi: Çözülemeyen Düğüm

Yeni bağımsız Türk devletlerinde millet-devlet inşası, diğer eski Sovyet cumhuriyetlerinden farklı bir seyir izledi. Çarlık ve Sovyet mirasına yönelik eleştirel bir kopuş yaşanmadı; aksine, bu miras büyük ölçüde kabullenildi. Sovyet döneminde dayatılan kimlikler bugün anayasal güvence altına alındı. Stalin’in Türkistan’ı ve Azerbaycan’ı Türklükten koparmaya yönelik politikalarının izleri hâlâ canlı. Yerel mikro milliyetçilikler güçlenirken, ortak Türk kimliği zayıfladı. Ortak alfabe meselesinin dahi çözülememesi, bu parçalanmışlığın en açık göstergelerinden biridir.

Kurumlar Var, Etki Zayıf

Son otuz yılda Türk Dünyası’nı bütünleştirmeyi hedefleyen pek çok kurum kuruldu. Türk Konseyi, TÜRKSOY, Türk Akademisi ve benzeri yapılar önemli adımlar attı. Ancak bu kurumlar, güçlü bir siyasi irade ve bağlayıcı mekanizmalarla desteklenmediği için beklenen etkiyi oluşturamadı. Çoğu zaman iyi niyetli girişimler, bürokratik sınırlar ve dar kadro tercihleri arasında etkisiz kaldı.

Jeopolitik Baskı Artıyor

Bugün Türk Dünyası’nın bulunduğu coğrafya giderek daha riskli bir hâl alıyor. Rusya, Çin ve İran arasında askeri, ekonomik ve siyasi iş birliği derinleşiyor. Tarihsel olarak Türklükle sorunlu ilişkiler yaşamış bu üçlü, Türk Dünyası’nın bütünleşmesine açıkça karşı bir tutum sergiliyor. Buna rağmen Türk devletlerinin hâlâ dağınık, temkinli ve birbirinden kopuk hareket etmesi ciddi bir stratejik zafiyet olarak karşımızda duruyor.

Otoriter Rejimlerin Açmazı

Bütünleşmenin önündeki en büyük engellerden biri de otoriter yönetim anlayışlarıdır. Demokrasi üretmeyen rejimler entegrasyona yatkın değildir. Halkına güvenmeyen yönetimlerin, sınırları aşan bir birlik fikrini samimiyetle sahiplenmesi zordur. Kimlik meselesini çözememiş, hukuk devletini kuramamış toplumların büyük stratejik hedeflere ulaşması da kolay değildir.

Asıl Mesele: İnsan

Ve işte tam bu noktada, çoğu zaman ihmal edilen ama her şeyin merkezinde duran meseleye geliyoruz: insan.

Türk Dünyası konusunda yetişmiş insanımız var mı? Tarihi bilen, coğrafyayı tanıyan, dili, kültürü, siyaseti ve psikolojiyi birlikte okuyabilen kadrolarımız mevcut mu? Daha da önemlisi, varsa bu insanlar sistemin neresinde duruyor?

Asıl kritik soru şudur: Bu yetişmiş insanlara gerçekten görev verilecek mi?

Bugün Türkiye’nin belki de en büyük problemi budur. Liyakat mi esas alınacak, yoksa sadakat mi? Bilgi mi belirleyici olacak, yoksa yakınlık mı? Türk Dünyası gibi uzun soluklu, stratejik ve medeniyet ölçeğinde bir mesele, dar kadrolara ve günübirlik tercihlere teslim edilemeyecek kadar hayati bir konudur.

Seçimin Etkisi Tüm Türk Dünyası’na Yayılacak

Burada yapılacak tercihler yalnızca Türkiye’yi değil, bütün Türk Dünyası’nı etkileyecektir. Yanlış insanlarla doğru hedeflere ulaşılamaz. Doğru hedefler ancak doğru insanlar eliyle anlam kazanır. Bu nedenle bugün atılacak her adım, alınacak her karar, sadece bugünü değil, gelecek nesilleri de bağlayacaktır.

Türk Derin Aklı Ne Yapacak?

Şimdi gözler burada.
Türk derin aklı bu kritik eşikte ne yapacak? Gerçekten yön tayin eden, inisiyatif alan bir irade mi ortaya koyacak, yoksa her zamanki gibi “bekleyip göreceğiz” mi diyecek?

Türk Dünyası’nın kaderi, artık bu soruya verilecek cevapla şekillenecek.

Bir Cevap Yazın