Dr. Nedim BİRİNCİ
Türk kimliği çoğu zaman yanlış bir yerden tartışılıyor. Yüz hatları, ten rengi, göz biçimi… Oysa tarih bize açıkça şunu söylüyor: Türk olmak, bir “beden tarifi” değil; bir hafıza, bir devlet aklı ve bir hareket biçimidir. Bu yüzden Türkleri anlamak isteyen, aynaya değil; taşa, çadıra ve devlete bakmalıdır.
Bu uzun yürüyüşün üç büyük durağı vardır: Göktürk yazıtları, Selçuklu–Osmanlı dönüşümü ve Anadolu’da çoğulluk. Bu duraklar, Türk kimliğinin nasıl şekillendiğini, nasıl dönüştüğünü ama nasıl kaybolmadığını anlatır.
Taşa Kazınan Kimlik: Göktürk Yazıtları
Türk tarihinin ilk yüksek sesli cümleleri Orhun vadisinde, taşa kazınmıştır. Göktürk Yazıtları, yalnızca birer anıt değil; bir milletin kendisiyle yaptığı ilk büyük muhasebedir. Burada yüz hatlarından değil, akıldan söz edilir. Halk uyarılır, yöneticiler eleştirilir, birlik öğütlenir.
“Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında…” diye başlayan hitap, Türk’ün kimliğini kozmik bir düzleme yerleştirir. Bu metinlerde Türk, belirli bir ırk kalıbı değil; töreye bağlı, devletli, sorumluluk sahibi bir topluluk olarak tarif edilir. Yani Türk olmak, nasıl göründüğünden çok, nasıl yaşadığınla ilgilidir.
Göktürkler için devlet, kutsal bir emanet; halk ise korunması gereken bir varlıktır. Bu anlayış, sonraki bütün Türk devletlerinin çekirdeğini oluşturacaktır.
Kurucu Akıl ve Devlet Disiplini
Bu çekirdeğin mitik ve tarihî iki büyük sembolü vardır: Oğuz Kağan ve Mete Han.
Oğuz Kağan anlatıları, Türk kimliğinin birleştirici damarını temsil eder. Boyları bir araya getiren, yön tayin eden, düzen kuran bir irade…
Burada kan değil, ittifak esastır. Oğuz geleneği, Türk kimliğinin kapsayıcı karakterini açıkça gösterir.
Mete Han ise bu kapsayıcılığı kurumsallaştıran figürdür. Onun kurduğu ordu sistemi, disiplin, hiyerarşi ve sadakat üzerine inşa edilir. Devlet, artık bir kişinin gücü değil; işleyen bir mekanizmadır. Bugün “devlet aklı” dediğimiz şeyin ilk net formu burada ortaya çıkar.
Çadırdan Taşa: Selçuklu Dönüşümü
Selçuklularla birlikte Türkler, yeni bir eşiği geçer: yerleşik medeniyet. Ama bu, bozkır ruhunun terk edilmesi değil; onun taşla yeniden yazılmasıdır. Anadolu’da kurulan Selçuklu şehirleri, kervansaraylar, medreseler; hareketli bir kültürün kalıcı izleridir.
Selçuklu Türkü, göçebeliği unutmadan şehir kurmayı öğrenmiştir. Devlet büyürken kimlik daralmaz; aksine genişler. Farklı topluluklar, diller ve inançlar, Türk siyasi çatısı altında varlık bulur. Bu da Türk kimliğinin ikinci büyük özelliğini ortaya koyar: uyum sağlama yeteneği.
Osmanlı: Çeşitliliğin Devlete Dönüşmesi
Osmanlı, bu sürecin zirvesidir. Balkanlardan Arap topraklarına uzanan bir imparatorlukta Türk kimliği, dayatılan bir etnisite değil; taşıyıcı bir omurgadır. Osmanlı’da Türk olmak, yönetici çekirdeğin adıdır ama imparatorluk çok renklidir.
Burada dikkat çekici olan şudur: Osmanlı, farklılıkları eritmez; düzenler. Millet sistemi, bu anlayışın somut karşılığıdır. Türk kimliği, bu düzende baskın değil; dengeleyicidir.
Anadolu: Değişen Yüzler, Aynı Hafıza
Bugün Anadolu’ya baktığımızda büyük bir fiziki çeşitlilik görürüz. Karadeniz’de başka, Ege’de başka, Doğu’da başka yüzler… Ama bu çeşitlilik bir dağılma değil; tarihin bıraktığı izlerdir. Anadolu Türkü, Orta Asya’dan gelen çekirdeğin; Bizans’tan, İran’dan, Arap coğrafyasından geçen büyük bir sentezidir.
Bu yüzden Türk kimliği tek bir tipe indirgenemez. Türk’ün yüzü değişir; hafızası değişmez. Töre, devlet fikri, birlik duygusu ve hareket kabiliyeti yüzyıllar boyunca taşınır.
Türk Tipi Bir Yüz Değil, Bir Sürekliliktir
Türkleri anlamak isteyenler için doğru soru şudur: “Türkler neye benziyor?” değil, “Türkler nasıl ayakta kaldı?”
Cevap nettir: Taşa yazdılar, devlete dönüştürdüler, çeşitliliği yönettikleri bir düzen kurdular. Göktürk yazıtlarından Osmanlı’ya, çadırdan saraya uzanan bu çizgide Türk kimliği hiç donmadı; sürekli aktı.
Ve belki de en doğru tanım şudur:
Türk olmak, bir ırk meselesi değil; binlerce yıl süren bir sürekliliğin adıdır.
