Rafet ULUTÜRK
Sevgi, İslam’ın emrettiği bir ahlaki sorumluluksa, o halde kendimize sormamız gereken büyük bir soru var:
Biz bu emrin neresindeyiz? Gerçekten seviyor muyuz, yoksa sevgiyi sadece söylemde mi yaşıyoruz?
Bugün, modern dünyada sevgi üzerine çok konuşuluyor ama bu sevgi, genellikle kişisel menfaatler, çıkar ilişkileri ya da duygusal heveslerle sınırlı kalıyor. Sevdiğimiz insanları seçiyoruz; bize benzeyenleri, bizimle aynı fikirde olanları, aynı sosyal çevreden gelenleri… Peki ya diğerleri?
İslam’ın emrettiği sevgi, şartlara ve kişisel tercihlere bağlı bir sevgi değil. Allah için, hak için, adalet için sevmek zorundayız. Ancak bu sevginin içi ne kadar dolu? Kimi zaman en yakınlarımızdan, aynı camiye gittiğimiz insanlardan bile nefret ettiğimizi fark ediyoruz. Farklı düşünenleri, farklı mezhepten ya da milletten olanları küçümsüyoruz. Hatta belki de kendimize bile sevgimiz eksik.
Sevgi ve Hizmet: Kime, Nerede, Nasıl?
Kendimize dönüp bir bakalım: Kimlerin yanındayız? Kime hizmet ediyoruz? Sevgimizi kimler için harcıyoruz? Sevgi, sadece içimizde tuttuğumuz bir duygu değil, bir eylemdir.
- Sevgimizi ve emeğimizi kime veriyoruz? Sadece bizimle aynı görüşte olanlara mı? Yoksa gerçekten ihtiyacı olanlara mı?
- Kimin sofrasına oturuyor, kimin yanında duruyoruz? Adaletin, hakkın, vicdanın mı; yoksa gücün ve çıkarın yanında mı?
- Kimi ve neyi yüceltiyoruz? İnsanları ayrıştıran kibirli bir sevgiyi mi, yoksa insanları birleştiren şefkati mi?
Eğer sevgi bir ibadetse, o zaman bu ibadeti nasıl yerine getirdiğimiz çok önemli.
Bir Müslüman, sevgisini Allah için, adalet için, insanlık için yaşamalı.
Öyleyse soralım: Sevgimiz hakiki mi, yoksa sadece işimize geldiğinde mi seviyoruz?
Kendimize dönüp baktığımızda gerçek cevaplarla yüzleşmeye hazır mıyız?
