Arzu ÜNAL
Bazı acılar vardır, sesi çıkmaz. Ama en çok onlar yankılanır.
Bir annenin, çocuğunun ismini son kez söyleyişi…
Bir çocuğun, ne olduğunu bile anlamadan yıkılan evinin altında kalışı…
Bir insanın, doğduğu toprağa yabancılaşması…
Tarih, aslında bu sessiz çığlıkların toplamıdır.
Bugün dünyanın farklı köşelerine baktığımızda, haritalar değil hikâyeler görürüz. Kızılderililerin kaybolan izleri, Afrika’nın zincirlenmiş geçmişi, Hiroşima’nın gökyüzüne kazınmış ateşi, Vietnam’ın yanık toprakları, Irak’ın yıkılan şehirleri, Suriye’nin dağılan hayatları… Bunlar sadece siyasi başlıklar değildir. Bunlar yarım kalmış hayatlardır.
Yarım kalmış cümlelerdir. Yarım kalmış dualardır.
Ve belki de en acısı şu: Bu acıların çoğu, güçlülerin kararlarıyla, uzak masalarda alınan soğuk hesaplarla başladı. Bir imza atıldı, bir emir verildi, bir plan yapıldı… Ama bedelini hep aynı insanlar ödedi: adı bilinmeyenler, sesi duyulmayanlar, kaydı tutulmayanlar.
Dünya uzun zamandır garip bir sessizliğin içinde. Her şey oluyor ama hiçbir şey tam olarak hissedilmiyor gibi. Haberlerde sayılar geçiyor: yüzler, binler, milyonlar… Oysa her sayı bir insan. Her sayı bir hayat. Her sayı bir kalp.
İnsanlık belki de en çok burada kaybetti: Acıya alışarak.
Ama hiçbir acı gerçekten kaybolmaz. İnsan unutur gibi yapar, ama ruh hatırlar. Toprak hatırlar. Gökyüzü hatırlar.
Ve en çok da mazlumun kalbi hatırlar.
“Alma mazlumun ahını…” denir ya, aslında bu sadece bir uyarı değil; aynı zamanda bir gerçeğin ifadesidir. Çünkü haksızlık, sadece yapılan anda kalmaz. Birikir. Sessizce, derinden, görünmeden…
Tıpkı bir yaranın içten içe büyümesi gibi.
Bugün birçok insan, dünyanın bir eşikte olduğunu hissediyor. Belki bunu kelimelere dökemiyor, belki adını koyamıyor ama bir şeylerin değiştiğini seziyor. Sanki uzun süredir bastırılan duygular, görmezden gelinen acılar, ertelenen hesaplar yavaş yavaş yüzeye çıkıyor.
Bu bir intikam duygusu değil. Bu, daha çok bir denge arayışı.
Çünkü insanın içinde, ne olursa olsun, adalete dair bir inanç vardır. En karanlık zamanlarda bile “bir gün düzelecek” hissi, insanı ayakta tutar. Belki de bu yüzden, bugün bazıları 2026’yı sadece yeni bir yıl olarak değil, bir uyanışın başlangıcı olarak görüyor.
İlahi adalet dediğimiz şey, bazen gökten inen bir hüküm gibi düşünülür. Oysa belki de daha sade, daha insani bir şeydir: Herkesin yaptığıyla yüzleşmesi. Herkesin kendi izine bakması. Herkesin bıraktığı etkinin geri dönmesi.
Kan akıtanın, kanın ne demek olduğunu anlaması…
Gözyaşı döktürenin, bir gün aynı acıyla tanışması…
Ama aynı zamanda iyilik edenin de, o iyiliğin büyüyerek geri dönmesini görmesi…
Belki de adalet tam olarak budur: Dengenin yeniden kurulması.
Bugün dünya değişiyor olabilir. Ama bu değişim sadece siyasetle, ekonomiyle açıklanamaz.
Daha derin bir yerde, insanın içinde bir şeyler kıpırdıyor. Daha fazla insan, başkasının acısını hissedebiliyor.
Daha fazla insan, “bana dokunmayan yılan” dememeyi öğreniyor. Daha fazla insan, susmanın da bir taraf olmak olduğunu fark ediyor.
Ve belki umut tam da burada başlıyor.
Çünkü dünya, büyük kararlarla değil, küçük vicdanlarla değişir.
Bir insanın zulme karşı içinden “bu yanlış” demesiyle…
Bir başkasının, tanımadığı birinin acısına üzülmesiyle…
Birinin, gücü değil hakkı savunmayı seçmesiyle…
Belki de ilahi adalet dediğimiz şey, gökyüzünden inmeyecek.
Belki o, yavaş yavaş insanların kalbinde büyüyecek. Sessizce, fark edilmeden, ama geri dönülmez bir şekilde.
Ve o zaman, dünya gerçekten değişecek.
Aheste aheste…
Ama bu kez, acı değil; merhamet yayılacak.
