Yazarlarımız, Yorum-Analiz

Kosova ve Makedonya’da Türklüğün Tasfiyesi

Kaan BIÇAK

Analiz / İnceleme: Yücel Hareketi: Balkanlar’da Türk Ruhunun Mukaddes Direnişi
Balkanlar’ın kalbinde, Makedonya Türklerinin maruz kaldığı sistemli asimilasyon politikalarına karşı; dini, milli ve edebi sahalarda verilen o devasa mücadelenin adıydı Yücel. Bu hareket, varlığının bedelini dört seçkin evladının kurşuna dizilmesi ve yüzlercesinin zindanlarda çürütülmesiyle ödemiş, trajik ama bir o kadar da asil bir destandır. Öyle ki, dedem bu kutsal davanın hatırasına ve o yiğitlerin mücadelesine duyduğu sonsuz hürmetle, babamın adını Yücel koyarak bu ruhu bizim neslimize bir miras olarak devretmiştir.
Namık Kemal’in o sarsıcı nidası, bu hareketin adeta varlık felsefesidir:
“Yüksel ki yerin bu yer değildir; dünyaya gelmek hüner değildir.”
Osmanlı’nın Balkanlar’ın üzerinden bir bulut gibi çekilmesiyle yetim kalan topraklarda, önce Yugoslav Krallığı, ardından II. Dünya Savaşı’nın enkazından doğan Sosyalist Yugoslavya dönemi başladı. Müslümanların Makedonya’daki o kadim Osmanlı bakiyesi kültürel ve sosyal üstünlüğü, yeni rejimin tahammül sınırlarını zorluyordu. Sosyalist ideolojinin gelişiyle belirginleşen bu hazımsızlık, zamanla Türk ve Müslüman halka karşı sistemli bir baskı ve asimilasyon çarkına dönüştü. Rejim, milli ve manevi dayanağı olan her oluşumu bir tehdit addetmiş, Balkanlar’ı Türklerden, Arnavutlardan ve Boşnaklardan arındırmayı nihai hedef olarak belirlemişti. İşte bu cadı kazanına dönen topraklarda, Türk ruhunu korumak adına bir kandil uyandı: Yücel Teşkilatı.
Müderrislerden aktivistlere, öğretmenlerden matbaacılara, esnaftan hukukçulara kadar toplumun her kesimini kucaklayan bu heterojen yapı, karanlığa mahkûm edilmek istenen bir geleceği aydınlatmaya yeminliydi. Teşkilat üyeleri, bu uğurda gençliklerini ve hayallerini feda edeceklerini bilseler de o kutlu yolu yürümekten geri durmadılar.
Tarihin Acı Mirası ve Kuruluşun Zarureti
Balkanlar’da Türk varlığını sarsan ilk büyük fırtına 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı olmuş; Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsızlık kazanırken, yarım milyondan fazla insan mezalim altında can vermişti. 1912 Balkan Harbi ile toprak kayıplarımız devasa boyutlara ulaşmış, 600 bin Türk katliam ve göç yollarında hayatını kaybederken, 400 bin kişi doğduğu topraklardan kopmak zorunda kalmıştı. 1923-1945 yılları arasında ağır şartlar nedeniyle 1,5 milyon insan Anadolu’ya göç ederken, kalmayı seçenler için hayat artık şedit bir imtihandı.
Balkanlar’da kalanlar için “alışmak”, eli kolu bağlı durmak değil, sivil bir var oluş mücadelesinin tohumlarını ekmekti. 1937’de Bosna’da Mladi Muslimani filizlenirken, Makedonya Türkleri de 1941’de, Üsküp’ün Bulgar işgaline geçtiği zorlu yıllarda Yücel Teşkilatı’nın temellerini attılar. Teşkilat; Şuayip Aziz, Şerafettin Ferid, Nazmi Ömer, Muzaffer Ahmet, Fettah Süleyman Pasiç ve Mehmet Dalip gibi isimlerin öncülüğünde, yaklaşık beş yüz üyeye ulaşan gizli bir kale gibi yükseldi.
Bir Medeniyet Mücadelesi
1944’te komünistlerin hakimiyetiyle birlikte Yücelciler, Türklerin haklarını savunmak adına Belgrad Türk Büyükelçisi Kamil Koperler ile temas kurdular. Bu görüşmelerin ardından Şuayip Aziz İshak’ın başkanlığında yedi kişilik bir merkez komite oluşturuldu. Hareket, milli kültürü korumak ve kimliksizleşmeye karşı durmak dışında siyasi bir hedef gütmüyordu. Fakat Tito’nun “eşitlik” vaadi, Türk ve Müslümanlara gelince bir baskı aygıtına dönüştü.
Yücelciler; yok olmaya yüz tutan Balkan Türk edebiyatını, Akiflerin, Namık Kemallerin eserleriyle yeniden canlandırdılar. Birlik gazetesi, Üsküp Radyosu’nun Türkçe yayını ve bugün hala faal olan Tefeyyüz İlkokulu bu hareketin ölümsüz miraslarıdır. Ancak rejim, milli şuuru uyandıran bu hamlelere tahammül etmedi; Birlik gazetesine el koyarak onu kendi ideolojisinin bir aracı haline getirdi.
Şehadetin Mukaddes Yüzü
Teşkilatın kutup yıldızı Şuayip Aziz Bey, Ezher eğitimi görmüş bir münevverdi. Onunla birlikte, Namık Kemal’in mısralarıyla teşkilata adını veren Ali Abdurrahman Ali, hukukçu ve öğretmen Nazmi Ömer Yakup ve mesleği saraçlık olan gönül işçisi Adem Ali Adem, davanın en ön safındaydılar.
1947’deki büyük tutuklama dalgasında bu isimler “terörist” ilan edildi. Avukat tutmalarına bile izin verilmeyen düzmece bir yargılama sonunda, 27 Şubat 1948’de bu dört yiğit kurşuna dizilerek şehit edildi. Yüzden fazla kişi ise ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Tito rejiminin mahkemeleri, Türklerin iliklerine kadar korku işlemek için duruşmaları hoparlörlerle sokaklarda yayınladı.
Dört fedakâr münevverin kaybıyla teşkilat sükûnete gark oldu. Makedonya Türkleri, bir sondan korktukları için 40 yıl boyunca bu kahramanların adını anamadı, ağıtlarını yakamadı. Ancak bu unutuş değil, fırtınanın geçmesini bekleyen derin bir kederli sessizlikti.

Bir Asırlık Demografik Mühendislik, Kimlik Aşındırma ve Kültürel Kırım
Balkanlar, modern tarih yazımında sıklıkla “çok kültürlülük”, “etnik çeşitlilik” ve “bir arada yaşama” söylemleriyle anılsa da, bu romantize edilmiş anlatının ardında özellikle Türk toplulukları açısından sistematik, uzun erimli ve çok katmanlı bir tasfiye süreci yer almaktadır. 1912 Balkan Savaşları ile başlayan ve 20. yüzyılın sonuna kadar farklı biçimlerde devam eden bu süreç, yalnızca silahlı çatışmalarla sınırlı kalmamış; hukuk, bürokrasi, ekonomi ve demografi araçsallaştırılarak yürütülen kapsamlı bir “kimlik çözündürme” politikası şeklinde tezahür etmiştir.
Kosova ve Makedonya özelinde Türk varlığına yönelik uygulamalar, klasik anlamda fiziksel imha temelli soykırım tanımlarını aşan; ancak bir topluluğun dilini, mülkiyetini, tarihsel hafızasını ve kamusal görünürlüğünü hedef alan yapısal ve kültürel bir tasfiye modeli ortaya koymaktadır. Bu bağlamda söz konusu süreç, modern literatürde “kültürel soykırım”, “demografik mühendislik” ve “idari asimilasyon” kavramlarıyla birlikte ele alınmalıdır.

  1. Osmanlı Sonrası Dönemde Toprak Reformları: Ekonomik Temelli Tasfiye (1918–1941)
    Birinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı (daha sonra Yugoslavya Krallığı), Osmanlı mirası olarak gördüğü Müslüman unsurları –özellikle Türkleri ve Arnavutları– devletin homojenleşme hedefi doğrultusunda bir “sorun alanı” olarak tanımlamıştır. Bu yaklaşımın en somut yansımalarından biri, 1919 yılında yürürlüğe giren Toprak Reformu Yasaları olmuştur.
    Resmî söylemde feodal yapıyı tasfiye etmeyi amaçladığı iddia edilen bu reformlar, pratikte Türk ailelerin yüzyıllardır işledikleri arazilerin “haksız mülkiyet” gerekçesiyle kamulaştırılmasına yol açmıştır. Söz konusu topraklar, Balkanlar’ın kuzeyinden getirilen Sırp ve Karadağlı kolonistlere dağıtılmış; böylece etnik temelli bir nüfus mühendisliği uygulanmıştır. Türk toplumu açısından bu süreç, yalnızca ekonomik bir kayıp değil, aynı zamanda toprağa bağlı kimliğin koparılması anlamına gelmiştir.
    Ekonomik bağımsızlığını yitiren Türk nüfus, kısa süre içerisinde göçe zorlanmış; bu durum, sonraki on yıllarda gerçekleşecek daha büyük nüfus hareketlerinin altyapısını hazırlamıştır.
  2. 1953 Türkiye–Yugoslavya Serbest Göç Anlaşması: “Gönüllülük” Maskesi Altında Zorunlu Göç
    Soğuk Savaş konjonktüründe Yugoslavya’nın lideri Josip Broz Tito ile Türkiye arasında imzalanan 1953 Serbest Göç Mutabakatı, Balkanlar’daki Türk varlığı açısından kritik bir kırılma noktasıdır. Hukuki metinlerde “isteğe bağlı göç” olarak tanımlanan bu süreç, fiiliyatta yoğun baskı, dışlama ve güvensizlik ortamı eşliğinde yürütülmüştür.
    1952–1967 yılları arasında yalnızca Yugoslavya Makedonyası’ndan yaklaşık 175.000 Türk, doğdukları toprakları terk ederek Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmıştır. Tanıklıklar ve dönemin belgeleri, bu göçün arka planında Türkçe eğitimin sistematik biçimde kısıtlanması, dini hayatın baskı altına alınması ve Türklerin devlet kadrolarından dışlanması gibi faktörlerin etkili olduğunu ortaya koymaktadır.
    Tito yönetimi, Slav olmayan Müslüman unsurları hem ideolojik hem de güvenlik açısından potansiyel bir risk olarak değerlendirmiş; Türkiye’yi ise bu “istenmeyen nüfus” için bir tahliye alanı olarak görmüştür. Bu bağlamda göç, bireysel bir tercih olmaktan ziyade, varlık ile yokluk arasında bırakılmış bir zorunluluk haline gelmiştir.
  3. 1998–1999 Kosova Savaşı: İki Milliyetçilik Arasında Sıkışan Türkler
    Kosova Savaşı, Balkanlar’daki Türk toplumu için yalnızca fiziksel güvenliğin değil, toplumsal varlığın da tehdit altına girdiği bir dönem olmuştur. Slobodan Milošević liderliğindeki Sırp milliyetçiliği, Türkleri ve Arnavutları “Osmanlı artığı” olarak tanımlayarak kolektif bir düşman kategorisine yerleştirmiştir.
    Savaş sürecinde Türkler, bir yandan Sırp paramiliter gruplar tarafından “Arnavutlarla iş birliği yapmakla” suçlanarak hedef alınmış; diğer yandan bazı radikal Arnavut unsurlar tarafından “tarafsız” veya “uzlaşmacı” tutumları nedeniyle güvensizlikle karşılanmıştır. Bu ikili baskı ortamı, Türk toplumunu savunmasız bir konuma sürüklemiştir.
    Prizren, Gilan ve çevresinde Türklerin evleri ve iş yerleri sistematik biçimde yağmalanmış; mülkiyet kayıpları savaş sonrasında geri dönüşü neredeyse imkânsız hale getirmiştir. Böylece savaş, yalnızca askeri değil, kalıcı demografik sonuçlar doğuran bir araç olarak işlemiştir.
  4. Makedonya’da Bürokratik Asimilasyon ve “İstatistiksel Yok Oluş”
    Makedonya örneğinde Türk varlığına yönelik baskı, çoğunlukla fiziksel şiddetten ziyade bürokratik ve idari mekanizmalar üzerinden yürütülmüştür. Nüfus sayımlarında Türklerin “Müslüman Slav”, “Yerli Müslüman” veya benzeri kategoriler altında sınıflandırılması, etnik kimliğin resmî kayıtlardan silinmesine yönelik bilinçli bir strateji olarak dikkat çekmektedir.
    Bu süreç, literatürde “istatistiksel soykırım” olarak adlandırılan olgunun tipik bir örneğini teşkil etmektedir. Eğitim alanında Türkçenin kullanımının daraltılması, kültürel mirasın restorasyon projeleri adı altında kimliksizleştirilmesi ve kamusal temsilde Türklerin görünmez kılınması, bu sessiz asimilasyon politikasının tamamlayıcı unsurlarıdır.

Karşılaştırmalı Değerlendirme: Tasfiye Yöntemlerinin Evrimi
Tasfiye politikaları Balkanlar’da tek bir yöntemle değil, zaman içinde değişen siyasal koşullara uyum sağlayan farklı araçlar üzerinden yürütülmüştür. 1918–1941 yılları arasında özellikle Kosova’da uygulanan toprak reformları, Türk varlığını doğrudan hedef alan ilk yapısal müdahale olarak öne çıkmaktadır. Bu dönemde mülkiyet ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi adı altında gerçekleştirilen uygulamalar, Türk toplumunun ekonomik temelini zayıflatmayı ve toprağa bağlı yaşam biçimini ortadan kaldırmayı amaçlamıştır. Ekonomik mülksüzleştirme, açık bir şiddet içermemekle birlikte, uzun vadede göçü kaçınılmaz kılan bir tasfiye mekanizması işlevi görmüştür.
1950’li yıllarda Yugoslavya genelinde devreye sokulan göç politikaları ise bu sürecin ikinci aşamasını oluşturmuştur. Türkiye ile imzalanan göç anlaşmaları, hukuki çerçevede gönüllülük esasına dayandırılsa da, fiiliyatta Türk nüfusun sistematik biçimde ülke dışına yönlendirilmesini hedeflemiştir. Bu aşamada amaç, ekonomik baskı yoluyla zayıflatılan Türk varlığını demografik olarak da azaltmak ve bölgenin etnik bileşimini kalıcı biçimde dönüştürmek olmuştur. Dolayısıyla göç, önceki dönemde başlatılan mülksüzleştirmenin tamamlayıcı bir aracı hâline gelmiştir.
1998–1999 Kosova Savaşı sırasında uygulanan yöntemler ise tasfiye sürecinin en sert ve doğrudan aşamasını temsil etmektedir. Silahlı şiddet, zorla yerinden etme ve sistematik yağma, yalnızca savaş koşullarının yan ürünü değil, aynı zamanda Türklerin bölgedeki varlığını fiilen sona erdirmeyi amaçlayan araçlar olarak kullanılmıştır. Bu dönemde hedef, Türk nüfusun geri dönüş ihtimalini ortadan kaldıracak ölçüde bir güvenlik ve mülkiyet krizinin yaratılması, yani nihai bir sürgünün tesis edilmesidir.
Modern dönemde Makedonya’da gözlemlenen uygulamalar ise tasfiye politikalarının daha sofistike ve görünmez bir evreye girdiğini göstermektedir. Fiziksel şiddetin yerini bürokratik ve istatistiksel baskılar almış; nüfus sayımları, eğitim politikaları ve idari sınıflandırmalar aracılığıyla Türk kimliği resmî düzeyde aşındırılmaya başlanmıştır. Bu aşamada temel amaç, Türk varlığını doğrudan ortadan kaldırmaktan ziyade, onu kültürel ve kurumsal olarak etkisizleştirmek ve uzun vadede asimilasyon yoluyla görünmez kılmaktır.
Bu çerçevede değerlendirildiğinde, Balkanlar’da Türklüğe yönelik tasfiye politikalarının, ekonomik mülksüzleştirmeden demografik temizlik ve silahlı zorlamaya, oradan da bürokratik asimilasyona uzanan kademeli ve bütüncül bir strateji izlediği görülmektedir. Yöntemler değişmiş olsa da, nihai hedef değişmemiş; Türk varlığının kamusal, ekonomik ve kültürel düzeyde sürdürülebilirliğinin ortadan kaldırılması amaçlanmıştır.
Sonuç: Kültürel Soykırım ve Tarihsel Sorumluluk
Kosova ve Makedonya’da Türk varlığına yönelik uygulamalar, bir halkın yalnızca fiziksel mevcudunu değil; dilini, hafızasını ve tarihsel sürekliliğini hedef alan çok boyutlu bir kültürel soykırım pratiği olarak değerlendirilmelidir. Günümüzde bu bölgelerde kalan Türk toplulukları, yüzyılı aşkın süredir devam eden bu baskı dalgalarına rağmen varlıklarını sürdürmeye çalışmaktadır.
Ancak azalan nüfus, sınırlı siyasal temsil ve kültürel hakların kırılganlığı, geleceğe dair ciddi riskler barındırmaktadır. Bu nedenle Balkanlar’daki Türk varlığı meselesi, yalnızca geçmişin bir trajedisi değil; aynı zamanda uluslararası hukuk, azınlık hakları ve tarihsel adalet bağlamında ele alınması gereken güncel bir sorumluluk alanıdır.

Bir Cevap Yazın