Yazarlarımız, Yorum-Analiz

Haritadan İnsana: Osmanlı’yı Doğru Yerden Okumak

Rafet ULUTÜRK

Sosyal medyada zaman zaman uzun bir liste dolaşır. Osmanlı İmparatorluğu’nun hâkim olduğu ülkeler tek tek yazılır, yanına kaç yıl kaldığı eklenir. Liste uzadıkça uzar; Balkanlar’dan Arabistan’a, Kuzey Afrika’dan Kafkasya’ya, Orta Avrupa’dan Doğu Afrika sahillerine kadar genişler.

Bu listeyi gören herkes aynı duyguyu yaşar: hayret.

Gerçekten de Osmanlı, dünya tarihinin en geniş coğrafi etki alanına sahip devletlerinden biriydi. Üç kıtada yüzyıllarca hüküm sürdü. İstanbul’dan çıkan bir ferman, bugün onlarca farklı ülkenin sınırları içinde kalan şehirlerde uygulanıyordu. Bu, başlı başına büyük bir askeri ve idari başarıdır.

Ama Osmanlı’yı sadece haritaya bakarak anlamaya çalışmak, onu eksik anlamaktır.

Çünkü listedeki her yer, her süre ve her ülke aynı anlamı taşımaz.

Bazı bölgeler doğrudan Osmanlı eyaletiydi. Balkanlar, Anadolu, Irak, Suriye, Mısır, Kuzey Afrika’nın büyük kısmı… Vergi İstanbul’a gider, kadılar padişah adına hüküm verir, sancak beyleri devlet görevlisi olarak görev yapardı.

Bazı yerler himaye altındaydı. Yerel yöneticiler vardı ama Osmanlı’ya bağlıydılar. Bazı yerlerde ise Osmanlı’nın askeri varlığı kısa sürdü; kaleler alındı, anlaşmalar yapıldı, sonra geri çekilindi.

Bir de Osmanlı’nın “etki alanı” vardı. Doğu Afrika sahilleri, Hint Okyanusu, Güneydoğu Asya Müslümanları, Hindistan’daki Müslüman topluluklar… Buralar Osmanlı toprağı değildi; fakat hilafet otoritesi nedeniyle Osmanlı’yı manevi lider olarak görüyorlardı.

Yani harita büyüktür, ama her yer aynı şekilde “Osmanlı toprağı” değildir.

Bu ayrımı bilmek, tarihi küçültmez. Aksine, daha doğru ve saygın bir biçimde anlamamızı sağlar.

Çünkü Osmanlı’nın asıl büyüklüğü, sadece toprak genişliğinde değil; o topraklardaki insan çeşitliliğini yüzyıllarca aynı düzen içinde yaşatabilme becerisindeydi.

Aynı şehirde cami, kilise ve havra yan yana durabiliyordu. Aynı çarşıda Türk, Arnavut, Rum, Ermeni, Yahudi, Arap, Boşnak, Sırp ticaret yapabiliyordu. Osmanlı için fetih, toprağı almak değil; hayatı düzenlemekti.

Bir şehir alındığında ilk yapılan şey saray kurmak değildi. Kadı gönderilirdi. Vergi düzeni kurulur, pazar yeri işler hale getirilir, güvenlik sağlanırdı. Çünkü Osmanlı’nın gücü kalelerde değil, çarşılarda, mahkemelerde, mahallelerdeydi.

Bu yüzden Osmanlı gittiği yerde sadece bayrak bırakmadı. Köprü bıraktı, han bıraktı, cami bıraktı, çarşı bıraktı, hukuk bıraktı. Ve en önemlisi, insanların günlük hayatına dokunan bir düzen bıraktı.

Bugün Balkan köylerinde “kadı yolu” diye bilinen patikalar varsa, Ortadoğu şehirlerinde “Osmanlı çarşısı” diye anılan yerler hâlâ yaşıyorsa, Kuzey Afrika’da aynı mimari çizgiler görülüyorsa bunun sebebi askeri güç değil, medeniyet anlayışıdır.

Osmanlı’yı büyüten şey, nerelere gittiği değil; gittiği yerlerde nasıl davrandığıdır.

Bu yüzden bu listelere bakarken asıl sorulması gereken soru “bir zamanlar nereler bizimdi?” değildir.

Asıl soru şudur:
Nasıl oldu da bu kadar farklı millet, din ve kültür yüzyıllarca aynı devlet düzeni içinde yaşayabildi?

Cevap haritada değil; hukukta, idarede, hoşgörüde, sistemde ve devlet aklındadır.

Tarihe hamasetle bakmak kolaydır. Ama kıymetli olan, o tarihten ders çıkarabilmektir. Osmanlı’nın mirası, sadece sınır çizgilerinde değil; şehir kültüründe, mimaride, idari anlayışta ve birlikte yaşama pratiğinde saklıdır.

Tarih, toprak iddiası değil; hafıza meselesidir.

Ve o hafıza bize şunu hatırlatır:
Büyük olmak, geniş topraklara sahip olmakla değil; geniş bir dünyayı adaletle yönetebilmekle mümkündür.

Bir Cevap Yazın