Yazarlarımız

Dilin Hafızasında Bir Millet Saklıdır: Kaşgarlı Mahmud

Ertaş ÇAKIR

Dilin Hafızasında Bir Millet Saklıdır: Kaşgarlı Mahmud’un büyük mirası. Bir millet nasıl yaşar?
Sadece savaşarak, şehirler kurarak, devletler inşa ederek mi? Yoksa asıl olarak konuştuğu dilde, anlattığı hikâyede, söylediği atasözünde, kuşaktan kuşağa taşıdığı kelimelerde mi?

Bu sorunun cevabını yüzyıllar öncesinden veren isimlerden biri Kaşgarlı Mahmud’dur. Onu yalnızca bir sözlük yazarı ya da bir dil bilgini olarak değerlendirmek, yaptığı büyük işi eksik okumak olur. Çünkü Kaşgarlı Mahmud, Türkçeyi kayıt altına alırken gerçekte bir milletin hafızasını koruma altına alıyordu.

  1. yüzyılda kaleme aldığı Divânu Lügati’t-Türk, görünürde bir sözlüktür. Fakat özünde bundan çok daha fazlasıdır. Bu eser, Türk dilinin söz varlığını ortaya koyarken aynı zamanda Türklerin yaşayışını, düşünce biçimini, toplumsal düzenini, geleneklerini, inançlarını ve dünya ile kurduğu ilişkiyi de taşır. Başka bir deyişle Kaşgarlı Mahmud, kelimeleri açıklarken bir uygarlığın ruhunu da satır aralarına yerleştirmiştir.

Bugün çoğu zaman dili yalnızca bir iletişim aracı olarak görme eğilimindeyiz. Oysa dil, bir toplumun kendini anlama ve anlatma biçimidir. Her kelime, taşıdığı anlamın ötesinde bir geçmişi, bir duyguyu, bir yaşayış biçimini saklar. Bu nedenle dilde meydana gelen her aşınma, yalnızca kelimelerin eksilmesi değil; kültürel belleğin de zayıflaması anlamına gelir. Kaşgarlı Mahmud’un asıl büyüklüğü, bu hakikati çağının çok ötesinde bir sezgiyle kavramış olmasındadır.

Onun Türkçeye yaklaşımı teknik değil, bütünüyle medeniyet merkezlidir. Çünkü o, dili sadece kuralları olan bir yapı olarak değil, bir kimlik alanı olarak görmüştür. Bir milletin nasıl düşündüğünü, neye sevindiğini, neye üzüldüğünü, nelere değer verdiğini anlamak için o milletin diline bakmak gerektiğini fark etmiştir. Bu yüzden Divânu Lügati’t-Türk, sadece dilcilerin değil; tarihçilerin, sosyologların, kültür araştırmacılarının da başvurduğu eşsiz bir kaynağa dönüşmüştür.

Burada durup düşünmek gerekir: Bir sözlük neden yüzyıllar sonra bile böylesine canlı kalır? Çünkü o eser, kelime listesinden ibaret değildir. İçinde hayat vardır. İçinde insan vardır. İçinde toplumun gündelik ritmi, inancı, mizahı, hafızası vardır. Kaşgarlı Mahmud, dilin sadece seslerden değil, yaşanmışlıktan oluştuğunu göstermiştir.

Daha da önemlisi, onun amacı yalnızca Türklerin kendi dilini öğrenmesi değildi. Eserini Araplara Türkçeyi öğretmek üzere kaleme almış olması, meselenin yalnızca pedagojik olmadığını gösterir. Bu aynı zamanda kültürel bir özgüvenin ifadesidir. Kaşgarlı Mahmud adeta şunu söylemektedir: “Bizim dilimiz yalnızca konuşulan bir araç değil; tanınması gereken köklü bir dünyadır.” Bu yönüyle o, Türkçeyi savunmanın ötesine geçmiş; Türk kültürünü başka halklara anlatma cesareti göstermiştir. Bu tavır, içine kapanan değil, kendini bilen ve kendini anlatabilen bir medeniyet bilincine işaret eder.

Tam da bu nedenle Kaşgarlı Mahmud’u yalnızca geçmişin bir bilgini olarak değil, bugüne de seslenen bir düşünür olarak okumak gerekir. Çünkü modern çağın en büyük sorunlarından biri, dille kurduğumuz ilişkinin giderek yüzeyselleşmesidir. Hız çağında kelimeler çoğalıyor ama anlam derinleşmiyor. Konuşuyoruz, yazıyoruz, paylaşıyoruz; fakat çoğu zaman dilin taşıdığı kültürü, hafızayı ve insani derinliği ıskalıyoruz. Oysa bir toplumun kendine yabancılaşması, çoğu zaman önce dilde başlar.

Kelimelerin değersizleştiği, ifadelerin sığlaştığı, kültürel bağların gevşediği bir dönemde Kaşgarlı Mahmud’un yaptığı iş daha da anlamlı hale geliyor. Çünkü o, dili korumanın aslında insanı korumak olduğunu göstermiştir. Bir dili yaşatmak, yalnızca sözcükleri muhafaza etmek değil; o dilin kurduğu dünyayı, insan ilişkilerini, değer düzenini ve toplumsal hafızayı da yaşatmak demektir.

Bu noktada onun çalışmasında duygusal bir yön de görmek gerekir. Kaşgarlı Mahmud’un yaptığı şey yalnızca bilimsel bir derleme değildir; aynı zamanda unutulmaya karşı verilmiş büyük bir mücadeledir. Bir halkın sesinin silinmemesi için gösterilmiş bilinçli bir çabadır. Her kelimeyi kayda geçirmek, biraz da “biz vardık, buradayız ve anlaşılmayı hak ediyoruz” demektir. Bu yönüyle Divânu Lügati’t-Türk, sadece bir başvuru kitabı değil; kültürel varoluşun güçlü bir beyanıdır.

Belki de bugün bu esere yeniden dönmemizin asıl sebebi budur. Sadece geçmişi öğrenmek için değil, bugünü sorgulamak için de. Kendi dilimizle nasıl bir ilişki kuruyoruz? Onu gerçekten bir kimlik ve hafıza alanı olarak mı görüyoruz, yoksa yalnızca gündelik kullanımın sıradan bir aracı olarak mı tüketiyoruz? Dilimize gösterdiğimiz özen, aslında kendimize gösterdiğimiz özen değil midir?

Kaşgarlı Mahmud’un bıraktığı miras, bu soruları sormaya zorlar. Çünkü onun eserinde dil ile kültür birbirinden ayrılmaz. Orada kelime, aynı anda tarih, toplum ve insan demektir. Orada söz, yalnızca söylenmiş bir şey değil; yaşanmış bir dünyanın izidir.

Bugün Türkçeyi korumaktan söz ederken meseleyi sadece dil bilgisi kuralları ya da kelime dağarcığı meselesi olarak ele almak yetersiz kalır. Asıl mesele, dilin taşıdığı medeniyet bilincini kavrayabilmektir. Kaşgarlı Mahmud’un yaptığı tam olarak buydu. O, Türkçeyi sadece tanımlamadı; ona bir kültür ufku kazandırdı. Onun sayesinde bugün, yüzyıllar önce yaşamış Türk topluluklarının yalnızca ne konuştuğunu değil, nasıl düşündüğünü ve nasıl yaşadığını da anlayabiliyoruz.

Sonuçta Kaşgarlı Mahmud’un mirası, geçmişte bırakılmış donuk bir anı değildir. O miras hâlâ canlıdır; çünkü dil hâlâ canlıdır. Ve biz, dilimize ne kadar sahip çıkarsak, tarihimize ve kimliğimize de o kadar sahip çıkarız. Divânu Lügati’t-Türk bize şunu hatırlatır: Bir milletin gerçek gücü, yalnızca kılıcında ya da siyasetinde değil; hafızasını taşıyan dilindedir.

Kaşgarlı Mahmud işte bu hafızanın büyük emanetçisidir. Onu okumak, sadece bir âlimi anmak değil; kendi sesimizi, kendi kültürümüzü ve kendi derinliğimizi yeniden duymaktır.

Bir Cevap Yazın