İbrahim SOYTÜRK
Mitolojiye “eski masal” deyip geçmek kolay. Zor olan, o masalın neden bin yıl sonra bile hâlâ işe yaradığını görmek. Çünkü destanlar sadece geçmişi anlatmaz; bir toplumun kendine dair hayatta kalma talimatlarını saklar. Türk mitolojisi ve destanları da tam olarak bunu yapar: Zor coğrafyada, sert iklimde, göçün mecbur ettiği ritimde yaşayan insanın zihnine bir cümle kazır: “Zorluk istisna değil, hayatın kendisi.”
Bu yüzden Türk destanları çoğu kez huzurlu bir altın çağla açılmaz; yenilgiyle, kayıpla, sıkışmayla başlar. Ergenekon’a sığınmak, Alp Er Tunga’ya ağıt yakmak, Manas’ın bitmeyen mücadeleleri… Hepsi aynı yerden konuşur: “Yön kaybedersen yıkılırsın; yön bulursan yeniden doğarsın.”
Alp Er Tunga: Ağıtın İçinde Devlet, Kaybın İçinde Kimlik
Alp Er Tunga’nın hikâyesi, kahramanlığın parıltısından çok yasa yakındır. Ona dair elimizdeki en eski metinlerden biri sayılan Alp Er Tunga Sagusu bir “ölüm metni” değildir sadece; bir toplumun başındaki figürü kaybettiğinde yaşadığı boşluk duygusunu anlatır. Savaş alanındaki zafer kadar, kaybın ardından ayakta kalabilme meselesi vardır.
Bir de şu dikkat çekici: Alp Er Tunga’nın İran anlatı dünyasında “Afrasiyab” diye geçmesi, destan kahramanlarının tek bir kültüre ait kalmadığını gösterir. Mitolojik figürler sınır aşar; komşu kültürler onları kendi hikâyesine göre yeniden yazar. Burada mesele “kim kimin kahramanını aldı” tartışması değil; daha büyük bir gerçek: Güç, yalnız kılıçla değil, anlatıyla da kurulur. Bir kahramanı kim anlatıyorsa, onu bir ölçüde kimliğinin parçası yapar.
Oğuz Kağan: Fetih Masalı Değil, Bir Düzen Taslağı
Oğuz Kağan destanını sadece “dünyayı fetheden lider” olarak okursak eksik okuruz. Oğuz Kağan, esasen bir “kurucu senaryo”dur: Devlet nasıl kurulur, nasıl büyür, nasıl dağılmadan çoğalır?
Oğuz’un olağanüstü doğumu, hızlı güçlenmesi, ardından dünyayı dolaşması ve sonunda ülkeyi oğulları arasında paylaştırması… Bunlar romantik ayrıntılar değil; siyasetin temel ihtiyacına cevap veren simgeler. Paylaştırma, zayıflık değil; organizasyon modelidir. Merkezde bir meşruiyet (kut) vardır; çevrede soylar ve boylar onunla bağ kurar. Böylece genişleme “kopuş”a değil, bağlılığa dönüşür.
Bugün bile “biz kimiz?” sorusu geldiğinde, toplumların önce kurucu hikâyelerine dönmesi tesadüf değil. Çünkü devlet dediğimiz şey, kurum kadar meşruiyet dilidir. O dilin kökleri çoğu kez destanlarda saklıdır.
Bozkurt: Gücün Değil, Yönün Sembolü
Bozkurt üzerine konuşurken en sık yapılan hata, onu sadece bir “güç” ve “saldırganlık” sembolüne indirgemek. Oysa bozkurt anlatılarında kurt çoğu zaman bir avcı değil, bir rehberdir. İnsanların şaşırdığı, yönünü kaybettiği, dağınıklığın başladığı anda belirir.
Bu bakış bize şunu söyler: Türk mitolojisinde en büyük tehlike, düşmandan önce yön kaybıdır. Yolunu kaybeden toplum da birey de dağılır. Kurt burada “yol gösteren ilke”ye dönüşür. Modern dünyada pusula kaybının bu kadar yaygın olduğu bir çağda bozkurt motifinin hâlâ karşılık bulması da biraz bundan: İnsan, hız buldu ama anlam bulmakta zorlanıyor; destan, anlamın yön levhasını taşıyor.
Ergenekon: Kapana Kısılınca Ne Yapacağını Öğreten Metin
Ergenekon destanı, Türk mitolojik hafızasının belki de en güçlü psikolojik metnidir. Çünkü önce bir gerçeklikle yüzleştirir: Yenilgi. Sıkışma. İçe çekilme. “Korunaklı vadi” romantik bir sığınak değil; zorunlu bir kapanıştır.
Sonra asıl cümleyi kurar: Demiri eritip çıkmak.
Bu sahne mucize anlatısı değildir; kültürel bir mesajdır: Çıkış yolu “göğe dua edip beklemekle” değil, emekle ve teknikle açılır. Demiri eritmek, doğayı dönüştürmek; yani kaderi yeniden yazmaktır. Destanın bu yüzden “diriliş” sembolü olması anlaşılır: Toplum kendini bazen yenilgiden sonra, bazen de uzun bir bunalım döneminden sonra yeniden kurar. Nevruz’la ilişkisinin güçlü olmasının nedeni de aynı: Bahar doğanın dönüşüyse, Ergenekon da toplumun dönüşüdür.
Manas: Hikâyenin Bitmemesi Gerektiği Yer
Manas’ı “çok uzun” diye anlatmak, onu rakama indirgemek olur. Manas’ın asıl önemi, uzunluğunda değil; uzunluğun işlevinde yatar. Bu destan, bir halkın “kendini anlatma biçimi”dir. Tekrarlardır, soy anlatılarıdır, ayrıntılı savaş sahneleridir… Bunlar edebi fazlalık değil; sözlü kültürün hafızayı diri tutma yöntemidir.
Manas’ın merkezinde “Kırgızları birleştirme” teması var; ama bu birlik sadece dış düşmana karşı değildir. Asıl düşman çoğu zaman içerideki dağılmadır: unutmak, kopmak, ortak dili yitirmek. Manas, her anlatıldığında toplumu yeniden birbirine bağlayan kolektif benlik gibi çalışır.
Bugün sosyal medya çağında, “her şey konuşuluyor ama az şey hatırlanıyor” duygusu varken Manas bize şunu sorar: Biz kendimizi anlatmayı mı unuttuk, yoksa anlatıyı mı hız uğruna parçaladık?
Dede Korkut: Kahramanlığın Vicdanı ve Gücün Freni
Dede Korkut Hikâyeleri, Türk destan dünyasının “insana en yakın” kısmıdır. Çünkü burada kahramanlar sadece savaşmaz; söz verir, töreyle sınanır, aile kurar, utanır, öfkelenir, barışır. Yani bir toplumun yalnız savaş anı değil, gündelik hayatı da görünür.
Ve Dede Korkut… O, yalnız bir ozan değil; sistemin aklı ve vicdanıdır. Ad koyar (kimlik verir), dua eder (anlam çerçevesi kurar), uyarır (gücün taşkınlığını frenler). Türk anlatı geleneği çok net bir uyarı taşır: Kontrolsüz güç, düşmandan önce sahibini yakar. Bu yüzden Dede Korkut, alplığı yücelten değil, onu insanlaştıran figürdür.
Bamsı Beyrek’in sevilen bir kahraman oluşu da yalnız cesaretinden değil; “söz”ün yükünü taşımasındandır. Tepegöz ise sadece canavar değildir; dışarıdan gelen yıkımın, bazen de içeride büyüyen kör şiddetin simgesidir. Tepegöz’ü yenmek çoğu kez kılıçtan önce akıl ister. Bu, destanın modern insana bıraktığı en kıymetli derslerden biri olabilir: Her sorun bilek gücüyle çözülmez; bazen zeka, strateji ve ölçü gerekir.
Umay, Ülgen, Erlik: Hayatı Steril Görmeyen Kozmos
Türk mitolojik evreninde “gök–yer–yeraltı” katmanları, insanın hayatı algılama biçimini de şekillendirir.
Umay, çocuk ve bereket koruyucusudur: Devlet kadar ocak da kutsaldır. Soyun sürmesi yalnız biyoloji değil, varoluştur.
Ülgen, iyilik ve düzen tarafını temsil eder: İnsan yalnız hayatta kalmak için değil, bir “yukarı”ya yönelmek için yaşar; yani ahlaki ufuk vardır.
Erlik, kötülüğün de evrenin parçası olduğunu hatırlatır: Türk mitolojisi kötülüğü yok saymaz; onunla yüzleşmeyi öğretir. “Her şey iyi olacak” gibi pasif bir umut yerine, “kötülük var; sen ne yapacaksın?” diye sorar.
Bu gerçekçilik, destanların bugüne taşınmasının nedenlerinden biri. Çünkü modern hayat, parlak vitrinine rağmen insanı hâlâ aynı sorulara getiriyor: Kayıpla ne yapacağım? Dağılınca nasıl toparlanacağım? Gücü nasıl dengeleyeceğim? Yönümü kaybedince kim gösterecek?
Son Söz: Mitoloji Geçmişi Değil, Dayanıklılığı Anlatır
Türk mitolojisi ve destanları, bir “nostalji albümü” değildir. Onlar bir toplumun dayanıklılık arşividir. Alp Er Tunga bize kaybı yönetmeyi, Oğuz Kağan düzen kurmayı, bozkurt yön bulmayı, Ergenekon emekle çıkış açmayı, Manas kolektif hafızayı diri tutmayı, Dede Korkut gücü ahlakla sınamayı öğretir.
Belki de bu yüzden bu hikâyeler hâlâ yaşıyor. Çünkü toplumlar kahramanlarını yalnız zafer için yaratmaz; yenildiğinde de nasıl ayağa kalkacağını hatırlamak için yaratır.
