Yazarlarımız, Yorum-Analiz

Bulgaristan’da Türk Doğmak

BULTÜRK Derneği’nin düzenlemiş olduğu Türk tarihinde yaşanan soykırımlar temalı resim sergisini gezerken insanın gözünün önüne yakın tarihimizin en acı sayfalarından biri geliyor: Bulgaristan’da yaşananlar…

Tüm olan bitenler bir film şeridi gibi akıp geçti gözlerimin önünden.

Ve yüreğimin derinliklerinden bir çığlık koptu:

Bulgaristan’da Türk doğmak…

Bulgaristan’da Türk doğmak, bir insanın kaderine yazılmış sessiz bir imtihandı.

Bu imtihan yalnızca yoksullukla ya da gurbetle değil; insanın kendi adından,

dilinden, inancından utanmaya zorlandığı yıllarla ölçülüyordu.

Türk olmak, çoğu zaman kalbin içinde saklanan bir sır gibiydi.

1989’dan önce Bulgaristan Türkleri için hayat, derin bir sessizlikle çevriliydi.

İnsanlar konuşmadan anlaşmayı, bakışlarla susmayı öğrendi.

Türkçe bir kelime, yanlış yerde söylendiğinde başa dert açabilirdi.

Bir çocuğa dedesinin adını vermek bile cesaret isterdi.

Kimlik, gündelik hayatın içinde ağır bir yük gibi taşınırdı.

Bu baskının en karanlık yüzlerinden biri Belene Adası’ydı.

Belene yalnızca bir ada değil; Bulgaristan Türklerinin hafızasında korkunun,

zulmün ve insanlık onurunun ayaklar altına alındığı bir semboldü.

Sırf Türk olduğu, hakkını aradığı, susmadığı için insanlar bu adaya gönderildi.

Geride kalanlar, sevdiklerinin akıbetini bilmeden geceleri dua etti.

Belene, konuşulamayan bir acı, anlatılamayan bir travma olarak hafızalara kazındı.

Gün batınca karanlık çöker, her yer sessizleşirdi.

Yürekler susar, diller susar;

fısıltıyla konuşabilmek için önce sessizlik dinlenirdi.

Evlerin içinde başka, dışarıda başka yaşanırdı.

Kapılar kapanınca Türkçe konuşulur, eski türküler kısık sesle söylenirdi.

Büyükler çocuklara hep aynı cümleyi fısıldardı:

“Bunu dışarıda söyleme evladım.”

Bu cümle, bir kuşağın omuzlarına bırakılmış ağır bir mirastı.

1989 yazı geldiğinde yollar doldu.

Trenler, otobüsler, arabalar…

Hepsi aynı gözyaşını, aynı sessizliği taşıdı.

Bir evin kapısını son kez kilitlemek,

mezarlıkta anne babaya veda etmek,

bir ağacın gölgesini ardında bırakmak…

Göç, yalnızca yer değiştirmek değildi;

kalbin bir parçasını söküp geride bırakmaktı.

Türkiye kapılarını açtı ama acılar bavula sığmadı.

Yeni bir hayata başlamak kolay olmadı.

Birçok insan geceleri rüyasında Bulgaristan’daki evine döndü,

aynı sokakta yürüdü, aynı kapıyı açtı.

Uyanınca içini tarifsiz bir boşluk kapladı.

Gidemeyenler, kalanlar…

Onlar için sessizlik bitmedi, sadece şekil değiştirdi.

İsimler geri alındı ama kalplerdeki korku hemen silinmedi.

Boşalan köyler, gençlerin ardından bakakalan yaşlılar,

bu hikâyenin sessiz tanıkları oldu.

Tüm bu acıların unutulmaması için bugün önemli bir sorumluluk vardır.

Bu sorumluluğu omuzlayan kurumlardan biri de BULTÜRK Derneği’dir.

BULTÜRK; Belene Adası’nda yaşananları, Bulgaristan Türklerinin maruz kaldığı zulmü

ve asimilasyon politikalarını unutturmamak için büyük bir hassasiyet göstermektedir.

Anmalar, paneller, yayınlar ve hafıza çalışmalarıyla

“unutursak tekrar eder” gerçeğini topluma hatırlatmaktadır.

Kültür, Bulgaristan Türklerinin ayakta kalan son sığınağı oldu.

Sofralarda yemekler Türkçe isimleriyle anıldı,

dualarda memleketin adı sessizce geçti.

Kültür, hayatta kalmanın diliydi.

Bulgaristan’da Türk doğmak zordu.

Türk kalmak, ondan da zordu.

Unutmak, acının ikinci kez yaşanmasıdır.

Hatırlamak ise sessiz kalanlara verilen bir sözdür.

Belene’yi, göç yollarını, fısıltıyla yaşatılan dili

bir yük değil, bir emanet olarak taşıyoruz.

Bu emaneti çocuklarımıza bırakıyoruz ki

aynı acılar bir daha yaşanmasın.

Çünkü Bulgaristan’da Türk doğmak zordu,

ama Türk kalmak, insan kalmaktı.

İsmail GEMİCİ

26 Aralık 2025 Cuma

Bir Cevap Yazın