Yazarlarımız, Yorum-Analiz

Bir Kostümle Kurulan Cümle: Sofya’da Verilen Devlet Dersi

İsmail GEMİCİ

Tarih, bazen bir savaşın sonucunda değil; bir salona nasıl girdiğinizde yazılır.
Bazen bir nutukla değil; tek bir sembolle kurulur cümle.

1913–1914… Osmanlı Balkanlar’dan çekilmiş. Avrupa başkentlerinde “hasta adam” diye konuşuluyor. Salonlarda, gazetelerde, masalarda aynı kibir: “Bitti.”
İmparatorluğun mirası paylaşılır gibi yapılıyor; Türk’ün iradesi yok sayılıyor.
Herkes konuşuyor, Türk milleti adına kimse konuşmuyor.

Ve tam bu atmosferde Sofya’da genç bir Osmanlı subayı: Mustafa Kemal.
Ataşemiliter. Diplomat değil; ama diplomasinin ne olduğunu bilen bir asker. Zamanı okuyan bir zihin. Sembolün, sözden daha keskin olduğu anları tartan bir akıl.

1 Mart 1914’te Yarbaylığa yükseliyor. Maddî durumu düzeliyor, yaz başında istediği gibi bir ev bulup yerleşiyor. Dışarıdan bakınca “kariyer memuru” gibi görülebilir. Oysa içeriden bakınca bir şey hazırlanıyor: Geleceği kuracak zihnin provası.

11 Mayıs 1914’te Bulgarların millî günü dolayısıyla Sofya’da görkemli bir kıyafet balosu düzenleniyor. Geniş, ışıklı, gösterişli bir salon… Balkanlardan çekilmiş Osmanlı’nın, “artık geçmiş” diye kodlandığı bir vitrin gecesi.
İşte o gece Mustafa Kemal, salona bir “kostümle” değil, bir “mesajla” giriyor: Yeniçeri kıyafetiyle.

Burası kritik.
Bu, nostalji değil. “Ah eski günler” romantizmi hiç değil.
Bu tercih, doğrudan bir meydan okumadır.

Çünkü yeniçeri Balkanlar’da sıradan bir asker figürü değildir; yüzyıllarca Osmanlı hâkimiyetinin, disiplinin, devlet kudretinin simgesidir. Avrupa’yı yüzyıllarca titreten bir semboldür. Sofya’daki aristokratlar da diplomatlar da bunu bilir.
Mustafa Kemal de onların bunu bildiğini bilir.

O yüzden salonda gözler ona çevrilince, bu yalnızca “gecenin en şık kostümü”ne bakmak değildir. Bu, hafızanın tetiklenmesidir. Sanki birisi o salonun duvarlarına şunu yazmıştır:

“Bizi yenilmiş sanabilirsiniz; ama tarihimizi silemezsiniz.”
“Bu topraklarda kimin izi var, unutamazsınız.”

Evet, sert söyleyelim: O kıyafet, “biz buraya dün gelmedik” demektir.
Ve daha da serti: Osmanlı’nın —dolayısıyla Türk milletinin— o coğrafyada ‘gerçek sahibi’ olduğunu anlatan bir tarih vurgusudur. Toprak fiilen el değiştirmiş olabilir; ama tarihin meşruiyeti, hafızanın ağırlığı öyle kolay sökülüp atılmaz. Mustafa Kemal, işte tam bunu gösterir. Sözle değil; görüntüyle.

Bu sahne “kendiliğinden” oluşmuş bir sahne de değildir.
Mustafa Kemal, yeniçeri kıyafetini temin etmek için İstanbul Merkez Komutan Yardımcısı Kazım Özalp’e mektup yazar. Baloda “göze batacak bir tesir” bırakmak istediğini, bunun vesilesiyle eski Türk zaferlerinden söz etme fırsatı doğacağını düşünür. Kıyafet kolay bulunmaz. Kazım Özalp, Enver Paşa’yla görüşür; izin alınır. Topkapı Sarayı’ndan, müzeden özel izinle çıkarılır; iade edilmek şartıyla aksesuarlarıyla birlikte hazırlanır. Sofya’dan trenle İstanbul’a giden bir tanıdık dönüşte kıyafeti getirir.

Yani o geceki görüntü bir “heves” değil; planlı bir hamledir.
Bu hamle, “şık görünme” hamlesi değil; tarih bilinciyle güç gösterme hamlesidir.

Nitekim sonuç gelir.
Salonda “İşte gecenin en güzel kostümü” diyenler olur. Bulgar Kralı Ferdinand, Mustafa Kemal’i yanına çağırır; iltifat eder, tebrik eder, bir gümüş tabak hediye eder. Bu bir jesttir ama aynı zamanda bir işarettir: Sembol yerini bulmuştur.

Mustafa Kemal’in o geceden sonra aktardığı anlam daha da önemlidir:
“Baloda hemen hemen herkes kıyafetimle ilgilendi, sorular sordular; ben de yeniçeri tarihinden ve Türk zaferlerinden geniş bilgiler vermek fırsatı buldum.”
Bakın burada mesele “kıyafet” değil. Mesele, o kıyafetin açtığı kapıdır: Türk tarihini salona sokmak.

Gece sabaha kadar sürer. Bittiğinde İspanya Maslahatgüzarı Mustafa Kemal’i evine davet eder. Evin şark köşesinde fotoğraf çekilir. Bugün baktığımız o kare, bir balo hatırası değildir; bir belgedir.
Sessiz bir belge: “Ben buradayım” diyen bir belge.

Şimdi asıl soruya gelelim: Bu bize Atatürk’ü nasıl anlatır?
Atatürk’ü anlamakta zorlananların büyük kısmı iki uçta takılır:
Ya onu geçmişle kavga eden bir “kopuş” figürü sanırlar,
ya da onu geçmişe sığınan bir “nostalji” figürü…
İkisi de yanlış.

Sofya’daki yeniçeri kıyafeti bu yanılgıları paramparça eder. Çünkü burada görünen şey şudur: Mustafa Kemal geçmişi bilir, kullanır, okur; ama geçmişe teslim olmaz. Geçmişi bir zincir yapmaz; onu bir araç gibi yönetir.
Bu, sıradan bir “imaj yönetimi” değildir; bu, devlet aklıdır.

Cumhuriyet geldiğinde de aynı çizgi netleşir:
Yeniçeri yerine vatandaş, kaftan yerine hukuk, kılıç yerine akıl ve bilim…

Ama dikkat: Bunu yaparken tarihe küfretmez. Tarihi romantize etmez de.
Tarihi “ham madde” gibi görür; geleceği onun üzerinden kurar.

Şimdi sert mesajı açık yazalım:
Bugün Atatürk’ü “anlamıyoruz” diyenlerin çoğu, aslında anlamak istemiyor.
Çünkü Atatürk’ü anlamak, konforu bozar.

  • Sembolleri doğru okumayı gerektirir.
  • Tarih bilinci ister, ezber değil.
  • Güçlü devletin hamasetle değil, akılla kurulduğunu kabul ettirir.
  • “Geçmişe tapınmak” ile “geçmişi inkâr etmek” arasındaki kolaycılıklara tokat gibi çarpar.

Sofya’daki o gece, bize şunu öğretir:
Bir lider bazen konuşarak değil, göstererek yönetir.
Ve bazen en sert cümleler, en sessiz görüntülerdir.

O yeniçeri kıyafeti bir kostüm değildi. Bir milletin hafızasıydı.
Bir imparatorluğun “bitti” denilen yerinde, bitmeyen iradeydi.
Ve daha önemlisi: Cumhuriyet’i kuracak zihnin, henüz kurulmadan önce verdiği ilk derslerden biriydi.

Atatürk’ü Sofya’da anlamak şudur:
Geçmişle kavga etmeden, ama geleceği de geçmişin gölgesine hapsetmeden yürümek.
Ezberin değil, aklın tarafında durmak. Duygunun değil, stratejinin dilini görmek.

Sessizdir…
Ama çok şey anlatır.

Bir Cevap Yazın