Yazarlarımız, Yorum-Analiz

Bin Yıllık Bir Aşkın Destanı: İslam ve Türkler

Dr. Nedim BİRİNCİ

Bazı bağlar vardır ki yeryüzündeki hiçbir kalem onu tarif etmeye yetmez. Bazı buluşmalar vardır ki üzerinden asırlar geçse de ilk günkü heyecanını korur. Türk milleti ile İslam’ın buluşması, sadece bir din değişimi değil; bir ruhun asıl gövdesini bulması, bir kılıcın kınını, bir aşığın maşuğunu bulmasıdır.
Bugünlerde bazı bedbaht seslerin, bu kutsal bağı koparmak adına fısıldadığı “Peygamber Türk düşmanıydı” iftirası, sadece cehaletin değil, bin yıllık bir vefaya hıyanet etmenin adıdır. Gelin, bu meseleye kupkuru bir tarih bilgisiyle değil, kalbimizin aynasıyla bakalım.

Horasan’dan Yükselen Nur
Hz. Peygamber (asm), daha hayattayken ashabına uzak diyarları işaret ediyordu. O’nun (asm) yanında Bilal-i Habeşi vardı, Selman-ı Farisi vardı, Suheyb-i Rumi vardı…
O’nun gönlünde ırkların rengi değil, imanın nuru vardı.
O, “Türklerle savaşılacak” dediğinde, bu bir kin kusmak değil, bir kaderin çizgisini haber vermekti.
Tıpkı kendi amcasına, kendi kavmine karşı verdiği tevhid mücadelesi gibi…
O mücadeleler olmasaydı, bugün Orta Asya’nın kalbinden Balkanlar’ın uçlarına kadar semalarda yankılanan “Allahu Ekber” nidası olabilir miydi?

Maide Suresi’ndeki “Sevgili” Topluluk
Kur’an-ı Kerim’in o muazzam ayetine kulak verelim: “Allah öyle bir topluluk getirir ki, O onları sever, onlar da O’nu severler.” (Maide, 54). Alimlerin çoğu, bu ayetin müjdesine mazhar olanların Türkler olduğunu söyler. Düşünsenize; kainatın yaratıcısı bir milleti seveceğini vaat ediyor ve o millet, bu aşk uğruna evladını, yurdunu, canını feda ediyor.
Bizim ecdadımız, İslam’ı sadece bir “inanç sistemi” olarak kabul etmedi; onu ruhuna giydirdi. Alparslan’ın Malazgirt’teki beyaz kefeniyle kıldığı namazda, Fatih’in İstanbul surları önündeki gözyaşında, Yavuz’un Mukaddes Emanetler’i devralırken titreyen ellerinde hep o “Peygamber aşkı” vardı.

Peygamber’in “Güzel” Dediği Millet
“İstanbul mutlaka fetholunacaktır…” diye başlayan o kutlu müjdeyi bir düşünün.
Hz. Peygamber’in “Ne güzel komutan, ne güzel asker” dediği o insanlar kimdi? Onlar, at sırtında dünyayı dize getiren ama Peygamber’in adı anıldığında elini kalbine götürüp boyun büken Anadolu çocuklarıydı.

Bir insan, evladına “Mehmet” (Mehemmed) ismini, “Peygamber’in ismine hürmetsizlik olmasın, üzerine basılmasın” diye kısaltarak “Mehmetçik” yapan bir millete nasıl düşman olabilir?
Dünyada hangi millet vardır ki, ordusunun her bir neferine Peygamberi’nin ismini verip onu kutsal bir emanet gibi cepheye sürsün?

Ruhumuzu Çalmaya Çalışanlar
Bugün “Peygamber Türklere düşmandı” diyenler, aslında Türk’ün Türk kalmasını sağlayan o cevheri, yani İslamiyet’i çalmak istiyorlar. Çünkü onlar da biliyor ki; Türk, İslam’dan koparsa sadece dinini değil, tarihini de, kimliğini de, geleceğini de kaybeder.

Bizim milliyetimiz, İslam’ın kalasında yoğrulmuştur.
Bizim türkülerimizde hüzün, ilahilerimizde aşk, minarelerimizde bağımsızlık vardır.
Hangi güç, Yesevi’nin duasını, Mevlana’nın çağrısını, Hacı Bektaş’ın nefesini bu topraklardan söküp atabilir?

Son Söz: Vefa Borcu
Ey bu vatanın evladı! Senin ecdadın altı yüz yıl boyunca Kur’an’ın bayraktarlığını yaptı. Senin dedelerin, Efendimiz (asm) için yazdıkları “Naat”larla ağladı. Sakın ola ki, köksüzlerin ve ruhsuzların yalanlarına kanma. Sen, Allah Resulü’nün müjdesine mazhar olmuş bir neslin torunusun.

Peygamber bize düşman değildi; O (asm), bin yıl sonrasından bizim imanımızı görüp “Kardeşlerimi özledim” diyen bir şefkat abidesiydi.
Bize düşen, o şefkate layık olmak ve bu kutlu sancağı asla yere düşürmemektir.

Bir Cevap Yazın