İbrahim SOYTÜRK
Tarih, yalnızca kazananların değil; direnmeye devam edenlerin de hikâyesidir. İdil-Ural coğrafyasında yaşayan Başkurt Türklerinin tarihi, bu direniş geleneğinin en belirgin örneklerinden birini oluşturur. Çarlık Rusyası’ndan Sovyet rejimine uzanan süreçte Başkurtların yaşadığı isyanlar, birbirinden kopuk olaylar değil; aksine, sistematik baskılara karşı gelişen süreklilik arz eden bir özgürlük mücadelesinin halkalarıdır.
Başkurtların Rus idaresiyle karşı karşıya gelişi, XVI. yüzyıl ortalarında Kazan Hanlığı’nın işgaliyle yeni bir boyut kazanmıştır. İlk dönemlerde Rus hâkimiyeti, yapılan anlaşmalarla meşrulaştırılmaya çalışılmış; Başkurtlara topraklarını koruma, iç işlerinde serbestlik ve düşük vergi gibi güvenceler verilmiştir. Ancak bu vaatler, Rus yayılmacılığının yerleşik hâle gelmesiyle birlikte hızla anlamını yitirmiştir. Zamanla topraklara el konulmuş, zorunlu angarya uygulamaları başlatılmış, Rus muhacirler yerleştirilerek bölgenin demografik yapısı bilinçli biçimde değiştirilmiştir.
Bu süreç, Başkurt toplumunda derin bir huzursuzluk yaratmıştır. Başlangıçta dağınık tepkiler şeklinde görülen hoşnutsuzluk, XVII. yüzyıl ortalarından itibaren açık halk isyanlarına dönüşmüştür. Çünkü artık mesele yalnızca ağır vergiler ya da idari keyfiyet değil; inanç özgürlüğü, toprak sahipliği ve toplumsal varoluşun doğrudan tehdit edilmesidir.
Rus idaresi, Başkurtları kontrol altına almak için klasik bir sömürge yöntemine başvurmuştur: Halkın ileri gelenlerini imtiyazlı sınıfa dâhil ederek kitlelerle aralarına mesafe koymak. Tarhan ve mirzalar üzerinden yürütülen bu siyaset, kısa vadede idareyi kolaylaştırmış olsa da, uzun vadede halk öfkesini daha da derinleştirmiştir. Nitekim Rus tarihçilerinin dahi kabul ettiği üzere, Başkurtlar Rus hâkimiyetine karşı en uzun soluklu ve en ısrarlı direnişi gösteren topluluklardan biri olmuştur.
XVII. yüzyılın sonlarına gelindiğinde baskı yeni bir boyut kazanmıştır. Çarlık yönetimi, İslam’ı ve yerli inanç düzenini hedef alarak Hristiyanlaştırma politikalarını devreye sokmuştur. Din değiştirmeyi reddedenlerin topraklarının ellerinden alınacağı açıkça ilan edilmiş, bu da isyanları yalnızca siyasi değil, aynı zamanda dini ve ahlaki bir zemine taşımıştır. Ayuka Han liderliğinde Kalmuk ve Başkurtların birlikte yürüttüğü mücadeleler, Çarlığı geçici olarak geri adım atmaya zorlamış olsa da, Rusya bu deneyimden ders çıkararak doğrudan baskı yerine kuşatma ve yalnızlaştırma stratejisini tercih etmiştir. Orenburg hattı bu politikanın en somut sonucudur; Başkurtların Kazaklar ve Türkistan ile bağlantıları kesilmiş, coğrafi yalnızlık siyasal yalnızlığa dönüştürülmüştür.
XVIII. yüzyıl başlarında patlak veren Aldar Tarhan – Küçüm Akay İsyanı, bu kuşatılmışlığa karşı verilen ilk büyük toplumsal tepkilerden biridir. Artan vergiler, keyfi yönetim ve toprak gaspı, isyanın temel sebeplerini oluşturmuştur. Başkurtların Osmanlı ve Kırım Hanlığı’ndan yardım istemesi, mücadelenin yalnızca yerel değil, daha geniş bir Türk-İslam dünyası perspektifiyle ele alındığını göstermektedir. Ancak dönemin siyasi dengeleri ve Rusya’nın Kalmukları devreye sokması, isyanın ağır biçimde bastırılmasıyla sonuçlanmıştır. Elçilerin idam edilmesi ve toplu cezalandırmalar, Çarlığın gözdağı siyasetinin açık göstergesidir.
Bu isyanı izleyen Karasakal Ayaklanması, ekonomik çöküş ve açlığın doğrudan sonucudur. Karasakal figürü, zamanla bir kişi olmaktan çıkıp zulme karşı direnişin sembolüne dönüşmüştür. Ancak bu sembolizm, Çarlığın uyguladığı sert cezaları yumuşatmaya yetmemiş; işkence, sürgün ve idamlar Başkurt hafızasında silinmez izler bırakmıştır.
Batırşa Molla Abdullah İsyanı ise Başkurt direnişinin ahlaki ve dini boyutunu en net biçimde yansıtır. Medrese eğitimi almış bir din âlimi olan Batırşa, halkın yaşadığı zulmü gördükçe bu mücadelenin lideri hâline gelmiştir. “Biz tuzu Rus hazinesinden değil, Allah hazinesinden alırız” sözü, yalnızca bir vergi itirazı değil; sömürgeci zihniyete karşı bir dünya görüşünün ifadesidir. İsyanın bastırılması ve Batırşa’nın işkence altında hayatını kaybetmesi, Çarlık rejiminin uzlaşmaya ne kadar kapalı olduğunu bir kez daha göstermiştir.
XVIII. yüzyılın sonlarında yaşanan Pugaçev Ayaklanması, Başkurtların Rus köylüleriyle birlikte hareket ettiği en geniş çaplı isyanlardan biridir. Başkurtlar açısından bu hareket, Salavat Yulayev liderliğinde milli bir karakter kazanmıştır. Pugaçev’in verdiği bağımsızlık vaatleri gerçekleşmemiş olsa da, bu isyan Başkurtlar için “başka bir düzenin mümkün olduğu” düşüncesini beslemiştir.
Çarlık döneminin sona ermesi, Başkurtlar için gerçek bir özgürlük getirmemiştir. Bolşevik Devrimi başlangıçta umut yaratmış, özerklik ve kendi kaderini tayin hakkı vaat edilmiştir. Ancak kısa süre içinde bu vaatlerin yerini merkeziyetçi ve baskıcı politikalar almıştır. 1920’deki Kara Kartal (Senek) Ayaklanması, bu hayal kırıklığının somut ifadesidir. Zorunlu ürün kotaları, angarya ve askerlik uygulamaları, köylüyü yeniden yoksulluğa sürüklemiştir. Rejimin adı değişmiş, fakat halkın üzerindeki baskı büyük ölçüde aynı kalmıştır.
Başkurt isyanları, tarihsel olarak “başarısız” girişimler gibi görünse de, gerçekte bir halkın kimliğini, inancını ve toprakla kurduğu bağı koruma iradesinin sürekliliğini temsil eder. Her bastırılan isyan, bir sonrakinin hafızasını oluşturmuş; özgürlük fikri nesilden nesile aktarılmıştır.
Sonuç olarak Başkurtların isyanlar tarihi, yalnızca silahlı ayaklanmaların kronolojisi değil; adalet, kimlik ve özgürlük arayışının uzun soluklu bir anlatısıdır. Bu anlatı, İdil-Ural coğrafyasında bugün dahi yankılanan bir hafızanın temelini oluşturmaktadır.
