Rafet ULUTÜRK
Bazı şahsiyetler vardır; bedenen aramızdan ayrılsalar da bıraktıkları fikir mirası, zamanın ötesinde bir kutup yıldızı gibi yol göstermeye devam eder. Vefatının sene-i devriyesinde kabri başında rahmetle yâd ettiğimiz Seyyid Ahmet Arvasi hocamız, tam da böyle bir münevverdi. O, sadece bir eğitimci veya yazar değil; Anadolu ruhunu modern çağın sorularıyla harmanlayan, bir neslin kimlik inşasında harç olan “derin bir mütefekkir”di.
İki Kanatlı Bir Şuur: Türk-İslam Ülküsü
Arvasi Hoca denilince akla gelen ilk ve en sarsıcı kavram kuşkusuz “Türk-İslam Ülküsü”dür. O, bu ülküyü bir sentez değil, bir terkip olarak görürdü. Türk milletinin tarih sahnesindeki haysiyetli duruşunu, İslam’ın evrensel ve kuşatıcı nuruyla birleştiren Arvasi; milliyetçiliği bir ırkçılık dar kalıbından çıkarıp, onu mukaddesatla yoğrulmuş bir hizmet davasına dönüştürdü.
Onun şu sözü, bugün hala kulaklarımızda bir küpe gibi asılıdır: “Biz, İslam’ı yaşarsak, Türk milleti yükselir.” Bu cümle, sadece siyasi bir söylem değil; sosyolojik bir tespit ve manevi bir reçetedir.
“Asrın Yesevi’si” Olmak
Ona yakıştırılan “Asrın Yesevi’si” sıfatı, tesadüfi bir yakıştırma değildir. Ahmed Yesevi Hazretleri, Türkistan’dan Anadolu’nun manevi tapusunu nasıl mühürlediyse; Arvasi Hoca da 20. yüzyılın materyalist kuşatması altında bunalan Türk gençliğine, gönül kapılarını sonuna kadar açmıştır.
Tefekkürü sadece zihni bir egzersiz değil, bir tevekkül durağıydı. O, rasyonalizmin soğuk koridorlarında kaybolmak yerine, aklı vahyin rehberliğinde birer meşale olarak kullandı. İsabetli tahlilleri, bugünün kaotik dünyasında bile hala güncelliğini koruyan birer “erken uyarı sistemi” gibidir.
Bir Mücadele ve Dava Adamı
Arvasi Hocamızın hayatı, konfor alanlarını terk edip “çile”ye talip olmanın hikayesidir. O, kalemini bir kılıç gibi kullanırken, nezaketini ve vakarını hiçbir zaman bozmadı. Fikirlerini bedel ödemekten çekinmeden savundu. Onun mücadelesi; yabancılaşmaya, manevi köksüzlüğe ve her türlü ifrata karşı verilen bir “kültürel bağımsızlık” savaşıydı.
Bize Düşen Sorumluluk
Bugün onun kabri başında dökülen dualar, sadece geçmişe bir saygı duruşu değil, geleceğe dair bir sözleşmedir. Bizlere ve gelecek nesillere düşen görev; onun o eşsiz manevi ikliminden sadece “faydalanmak” değil, o iklimi bugünün dünyasında yeniden inşa etmektir.
Cenab-ı Hak, bizlere onun o derin bilgisinden, isabetli ferasetinden ve en önemlisi o samimi dava şuurundan nasiplenmeyi nasip eylesin.
Mekânı Cennet, makamı âli olsun.
