İbrahim SOYTÜRK
Türk Milletinin Tarihî Mirası, Sessiz Fedakârları ve Zor Zamanlarda Ortaya Çıkan Gerçek Liderler
“Biz bu millete adımız duyulsun diye hizmet etmedik. Bizden sonra gelecek çocuklar köklerini unutmasın, kimliklerini kaybetmesin, başları dik, alınları açık yaşasın diye mücadele ettik. Çünkü insan bir gün gider; fakat uğruna yaşadığı değerler, onları koruyacak nesiller yetişirse yaşamaya devam eder.”
Bazı milletlerin tarihini kitaplar anlatır.
Bazı milletlerin tarihini taşlar, kaleler, köprüler ve mezar taşları anlatır.
Türk milletinin tarihini ise bütün bunlarla birlikte, yüzyıllardır yaşadığı acılara rağmen dilini, kültürünü ve kimliğini korumaya çalışan insanların hikâyeleri anlatır.
Bir annenin çocuğuna kendi dilinde söylediği ninnide tarih vardır.
Bir dedenin torununa anlattığı göç hikâyesinde tarih vardır.
Rumeli’nin unutulmuş bir köyünde, kapısı kapanmış bir okulun bahçesinde tarih vardır.
Balkanlar’da yıkılmaya yüz tutmuş bir çeşmenin taşında, Anadolu’da asırlardır ayakta duran bir köprünün kemerinde tarih vardır.
Ve bazen tarih, hiçbir kitapta adı geçmeyen bir insanın gözyaşında saklıdır.
Bizim tarihimiz yalnızca zaferlerden ibaret değildir.
Bizim tarihimiz, gerektiğinde vatanını savunanların, zor zamanlarda evini terk etmek zorunda kalanların, kültürünü koruyanların, çocuklarını okutmak için ömrünü tüketenlerin ve gelecek nesiller daha iyi yaşasın diye kendi rahatından vazgeçenlerin de tarihidir.
İşte bu yüzden söylüyoruz:
Türk milletinin rehberi tarihidir. Fakat bu tarih yalnızca gurur duyacağımız bir geçmiş değil, omuzlarımızda taşıdığımız büyük bir sorumluluktur.
- Bir Millet Önce Toprağını Değil, Hafızasını Kaybeder
Tarih boyunca devletler yıkılmış, sınırlar değişmiş, şehirlerin isimleri değiştirilmiş, insanlar doğdukları topraklardan ayrılmak zorunda kalmıştır.
Fakat bütün bu değişimlerin ortasında çok önemli bir gerçek vardır:
Bir milletin hafızası yaşadığı sürece geçmişiyle bağı bütünüyle kopmaz.
Düşünün…
Bir insan doğduğu köyden ayrılabilir.
Çocukluğunu geçirdiği ev yıkılabilir.
Annesinin oturduğu avlu başka insanların olabilir.
Babasının yürüdüğü sokakların isimleri değişebilir.
Fakat yıllar sonra duyduğu bir türkü, onu bir anda çocukluğuna götürür.
Bir kelime, annesinin sesini hatırlatır.
Bir bayram sabahı, yıllar önce kaybettiği büyüklerini gözlerinin önüne getirir.
İşte milletlerin hafızası da böyledir.
Tarih, yalnızca geçmişte yaşanan olayların kaydı değildir.
Tarih, insanların kim olduklarını hatırlamalarını sağlayan ortak bilinçtir.
Bu nedenle tarihî hafızayı korumak yalnızca tarihçilerin görevi olamaz.
Öğretmenlerin, yazarların, sanatçıların, ailelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve devlet kurumlarının da sorumluluğudur.
Çünkü kültürel hafıza kaybolduğunda onu yeniden oluşturmak son derece güçtür.
Bir milletin geleceğine yapılabilecek en büyük kötülüklerden biri, çocuklarını kendi geçmişinden habersiz bırakmaktır. - Biz Büyük Devletlerin Mirasçılarıyız, Ama Asıl Mirasımız İnsan Yetiştirmektir
Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar…
Her biri farklı tarihî şartlarda ortaya çıkmış, farklı kurumlar ve kültürel değerler geliştirmiştir.
Bu devletlerin tarihine baktığımızda yalnızca savaşlar ve fetihler görmeyiz.
Devlet yönetimi üzerine düşünceler, hukuk kurumları, eğitim yapıları, mimari eserler, ticaret yolları ve bilimsel çalışmalar da görürüz.
Fakat burada üzerinde durmamız gereken daha derin bir mesele vardır.
Bizler, geçmişte kurulan büyük devletlerin yalnızca isimlerini mi yaşatacağız?
Yoksa onların tecrübelerinden yararlanarak bugünün çocuklarına daha iyi bir gelecek mi hazırlayacağız?
Bir zamanlar büyük devletler kurmuş olmak, bugün eğitimde, bilimde ve adalette başarılı olacağımızın garantisi değildir.
Geçmişin büyüklüğü bize hazır bir gelecek sunmaz.
Aksine, daha büyük sorumluluk yükler.
Çünkü tarihî mirasa sahip çıkmak, yalnızca anma törenleri düzenlemek değildir.
Bir okul açmaktır.
Bir kütüphane kurmaktır.
Bir araştırmacıya destek olmaktır.
Bir gencin üniversiteye gitmesine yardımcı olmaktır.
Bir köyün unutulan tarihini belgelemektir.
Bir çocuğun kendi ana dilini öğrenmesine imkân sağlamaktır.
Ve en önemlisi, gençlere yalnızca geçmişin kahramanlarını anlatmak yerine kendi çağlarının sorumluluğunu üstlenebilecekleri bir eğitim vermektir.
Atalarımızın büyüklüğünü anlatmak kolaydır. Asıl zor olan, onların mirasından yararlanarak geleceğin büyük insanlarını yetiştirmektir. - Biz Adımız Tarihe Yazılsın Diye Değil, Milletimizin Geleceği Aydınlık Olsun Diye Yola Çıktık
İnsan bazen kendi hayatına dönüp bakmalıdır.
Neden mücadele ediyoruz?
Neden yazıyoruz?
Neden araştırıyoruz?
Neden toplantılar düzenliyor, kültürel projeler hazırlıyor, tarihî mirası korumaya çalışıyoruz?
Bütün bunları ismimiz duyulsun diye mi yapıyoruz?
Bir makam elde etmek için mi?
Birilerinden takdir görmek için mi?
Hayır.
En azından bizim savunduğumuz hizmet anlayışında bunların hiçbiri asıl amaç olamaz.
Bizim idealimiz, geride kalıcı bir iyilik bırakmaktır.
Belki bir gün ismimizi kimse hatırlamayacak.
Belki bugün yazdığımız yazıların kime ait olduğu unutulacak.
Belki yaptığımız çalışmaların fotoğrafları eski arşivlerde kalacak.
Ama bir genç bu çalışmalar sayesinde kendi tarihini öğrenirse…
Bir çocuk ailesinin geçmişini keşfederse…
Bir tarihî eser yok olmaktan kurtulursa…
Bir toplum kendi kültürünü daha bilinçli biçimde yaşatabilirse…
O zaman verilen emek karşılığını bulmuş demektir.
Çünkü gerçek hizmetin ölçüsü, hizmet eden kişinin ne kadar alkışlandığı değildir.
Hizmetin ardından kaç insanın hayatına dokunulduğudur.
Bir insanın adı unutulabilir.
Fakat yetiştirdiği öğrenciler toplumun geleceğini değiştirebilir.
Bir hayırseverin mezarını kimse ziyaret etmeyebilir.
Ama yaptırdığı okulda binlerce çocuk eğitim görebilir.
Bir kültür gönüllüsünün fotoğrafı hiçbir yerde asılmayabilir.
Ama koruduğu bir eser yüz yıl sonra bile insanlara geçmişlerini anlatabilir.
İşte bizim aradığımız ölümsüzlük, ismimizin yaşaması değil, bıraktığımız iyiliğin yaşamaya devam etmesidir. - Rumeli’nin Sessiz Acısı: Bazen Bir Milletin Tarihi Bir Annenin Gözlerinde Saklıdır
Rumeli…
Bu kelime bazı insanlar için yalnızca tarihî bir coğrafyanın adıdır.
Ama bizim için bundan çok daha fazlasını ifade eder.
Rumeli, hatıralardır.
Rumeli, ayrılıklardır.
Rumeli, kavuşmayı bekleyen ailelerdir.
Rumeli, bir zamanlar aynı sofrada oturan insanların farklı ülkelerde yaşamaya başladığı büyük bir tarihî yolculuktur.
Bulgaristan’da, Kırcaali’de, Deliorman’da, Şumnu’da, Filibe’de, Rodoplar’da nice aileler geçmişin izlerini taşımaktadır.
Özellikle Bulgaristan Türklerinin yirminci yüzyılda yaşadığı baskılar, zorla isim değiştirme uygulamaları ve 1989 göçü, aile hafızalarında derin yaralar bırakmıştır.
Bir annenin kendi çocuğuna verdiği ismin değiştirilmesi yalnızca idari bir işlem değildi.
O annenin aile geçmişine, kültürel aidiyetine ve kimlik duygusuna yönelen ağır bir müdahaleydi.
Bir insanın ana dilini kullanmaktan çekinmesi yalnızca bir dil meselesi değildi.
Kendisini özgürce ifade edebilme hakkıyla ilgiliydi.
Bir ailenin doğduğu topraklardan ayrılmak zorunda kalması yalnızca göç değildi.
Bir hayatın, bir düzenin ve nice hatıranın geride bırakılmasıydı.
Fakat bütün bu acıları hatırlamanın amacı yeni düşmanlıklar oluşturmak olmamalıdır.
Tarihî hafızanın en büyük sorumluluğu, geçmişte yaşanan haksızlıkların gelecekte hiç kimseye yaşatılmaması için çalışmaktır.
Bugün Bulgaristan’da Türklerin, Bulgarların, Romanların ve bütün vatandaşların eşit haklara sahip olması, demokratik bir geleceğin temel şartıdır.
Çünkü bizim tarihimizden çıkardığımız ders, bir topluluğun başka bir topluluktan üstün olması gerektiği değildir.
Bizim çıkardığımız ders, hiç kimsenin kimliği, dili veya inancı nedeniyle aşağı görülmemesi gerektiğidir.
Geçmişte kendi kimliği için mücadele etmiş bir toplumun, başkalarının kimlik haklarına da saygı göstermesi tarihî tecrübesine yakışan bir duruştur. - Gerçek Lider, Milletin En Zor Gününde Ortaya Çıkar
Liderlik üzerine çok konuşulur.
Kimi liderliği güçlü konuşmalar yapmak sanır.
Kimi kalabalıkları peşinden sürüklemek olarak görür.
Kimi ise bir makamda oturmayı liderlik için yeterli kabul eder.
Oysa tarih bize başka bir şey öğretmektedir.
Gerçek liderlik, her şey yolundayken değil, işler kötüye gittiğinde kendisini gösterir.
Bir ülkede ekonomik kriz başladığında…
Bir toplumda korku ve güvensizlik yayıldığında…
Bir felaket karşısında insanlar çaresiz kaldığında…
Gençler geleceğe olan inançlarını kaybettiğinde…
İşte o zaman gerçek liderin kim olduğu anlaşılır.
Çünkü lider, kötü günde sorumluluğu başkalarının üzerine atan kişi değildir.
Lider, zor zamanlarda inisiyatif alabilen, karar verebilen ve kararını uygulamak için gerekli kurumları harekete geçirebilen insandır.
Fakat bunun için yalnızca cesaret yeterli değildir.
Vicdan gerekir.
Bilgi gerekir.
Adalet duygusu gerekir.
Öngörü gerekir.
Ve gerektiğinde kendi yanlışını kabul edebilme olgunluğu gerekir.
Bir liderin en büyük sınavı, gücü elinde tuttuğu zaman nasıl davrandığıdır.
Kendisini eleştirenleri dinleyebiliyor mu?
Yanlış kararları düzeltebiliyor mu?
Halkın sorunlarını gerçekten anlayabiliyor mu?
Kendi çıkarıyla toplumun çıkarı çatıştığında hangisini tercih ediyor?
Çünkü liderlik, insanların kendisinden korkmasını sağlamak değil, en zor zamanlarında kendisine güvenebilmesini sağlamaktır. - Stratejik Gerçek: Bir Milletin En Büyük Gücü Yetiştirdiği İnsanlardır
Dünya değişiyor.
Bir zamanlar devletlerin gücü büyük ölçüde sahip oldukları topraklarla, ordularla ve doğal kaynaklarla ölçülüyordu.
Bugün bunların yanında bilimsel kapasite, teknoloji, eğitim kalitesi, üretim gücü ve kurumların güvenilirliği belirleyici hâle gelmiştir.
Bu değişimi doğru okumayan toplumlar, tarihî büyüklükleri ne olursa olsun gelecekte ciddi zorluklarla karşılaşabilir.
O nedenle yeni dönemin millî hedeflerini doğru belirlemeliyiz.
Birinci hedefimiz, nitelikli insan yetiştirmek olmalıdır.
İkinci hedefimiz, tarihî ve kültürel mirası bilimsel yöntemlerle korumak olmalıdır.
Üçüncü hedefimiz, gençlerin ülkelerinde gelecek kurabilecekleri ekonomik ve sosyal şartları geliştirmek olmalıdır.
Dördüncü hedefimiz, adaleti ve liyakati güçlendirmek olmalıdır.
Beşinci hedefimiz ise toplumsal dayanışmayı ortak vatandaşlık temelinde geliştirmek olmalıdır.
Bütün bunların merkezinde insan bulunmalıdır.
Çünkü bir ülkenin en büyük kaybı yalnızca ekonomik kaynaklarını kaybetmesi değildir.
Yetiştirdiği insanların umutlarını kaybetmesidir.
Bir genç, kendi ülkesinde emeğinin karşılığını alamayacağını düşünüyorsa…
Bir öğretmen, bilgi ve liyakat yerine başka ölçütlerin öne çıktığını görüyorsa…
Bir araştırmacı, çalışmalarına yeterli destek bulamıyorsa…
Bir aile, çocuklarının geleceğinden endişe ediyorsa…
O toplumun önünde yalnızca ekonomik değil, ahlaki ve kurumsal bir sorun da bulunmaktadır.
Bu nedenle geleceğin stratejisi yalnızca büyük projeler açıklamak olamaz.
İnsanlara güven verecek bir düzen kurmak gerekir.
Geleceğin en güçlü milleti, yalnızca geçmişi en görkemli olan değil, insanlarının yeteneklerini en iyi geliştirebilen milletlerden biri olacaktır. - Kültürel Miras Bir Hatıra Değil, Gelecek Nesillere Karşı Borcumuzdur
Bazen bir köyde eski bir mezar taşı görürüz.
Üzerindeki yazılar silinmeye başlamıştır.
Kim olduğunu bilmediğimiz bir insanın adı taşın üzerinde güçlükle okunur.
Bir zamanlar yaşamış, çalışmış, ailesini büyütmüş, sevinmiş, üzülmüş bir insan…
Şimdi geriye yalnızca birkaç satır kalmıştır.
Eğer o taşı da koruyamazsak, belki o insanın varlığına dair son izlerden biri kaybolacaktır.
İşte kültürel mirasın korunması bu yüzden önemlidir.
Tarihî mezarlıklar, eski okullar, camiler, köprüler, çeşmeler, aile belgeleri, türküler ve sözlü tarih anlatıları yalnızca geçmişin eşyaları değildir.
Onlar, bir toplumun ortak hafızasını oluşturan kaynaklardır.
Özellikle Balkanlar’da kaybolma riski taşıyan kültürel mirasın kayıt altına alınması için sistemli çalışmalar yapılmalıdır.
Üniversiteler, araştırma merkezleri, yerel yönetimler ve kültür kuruluşları ortak projeler geliştirmelidir.
Yaşlı kuşakların hatıraları sesli ve görüntülü olarak kaydedilmelidir.
Tarihî belgeler dijital ortama aktarılmalıdır.
Gençler araştırma çalışmalarına dâhil edilmelidir.
Kültürel mirasın korunması yalnızca gönüllü insanların fedakârlığına bırakılmamalı, sürdürülebilir kurumlarla desteklenmelidir.
Çünkü bugün kayıt altına alınmayan bir hatıra, yarın onu anlatacak insan kalmadığında geri getirilemeyebilir.
Bir mezar taşını korumak bazen bir kitabın kaybolmasını önlemek gibidir. Bir yaşlının hatırasını kaydetmek ise henüz yazılmamış bir tarih sayfasını kurtarmaktır. - En Büyük Stratejik Hata: Geçmişin Büyüklüğüne Sığınıp Bugünün Sorumluluğundan Kaçmak
Kendimize karşı samimi olmalıyız.
Bizler bazen geçmişimizin büyüklüğünü anlatırken bugünkü sorumluluklarımızı ihmal edebiliyoruz.
Büyük devletler kurduğumuzu söylüyoruz.
Peki bugün ne kadar güçlü kurumlar oluşturuyoruz?
Büyük düşünürler yetiştirdiğimizi anlatıyoruz.
Peki bugün genç araştırmacılarımıza ne kadar destek veriyoruz?
Adaletin öneminden söz ediyoruz.
Peki bugün haksızlığa uğrayan insanların yanında ne kadar durabiliyoruz?
Kültürümüzü korumamız gerektiğini söylüyoruz.
Peki kaç tarihî eseri belgeledik?
Kaç kitabı gelecek kuşaklara kazandırdık?
Kaç gencin eğitimine katkıda bulunduk?
İşte stratejik muhasebe burada başlamalıdır.
Tarihî mirasımızı yalnızca gurur kaynağı olarak görmek yeterli değildir.
Onu bir sorumluluk programına dönüştürmeliyiz.
Çünkü gelecek, yalnızca iyi niyetle kurulmaz.
Planlama ister.
Kurumlaşma ister.
Kaynak ister.
Disiplin ister.
Uzun vadeli düşünmeyi gerektirir.
Bir milletin tarihine duyduğu saygının en güçlü göstergesi, geçmişteki başarılarını tekrar tekrar anlatması değil, gelecekte yeni başarılar üretebilmesidir. - Makamlar Geçer, İnsanların Kalbinde Bırakılan İz Kalır
Bir gün bütün makamlar boşalır.
Bugünün yöneticileri yarının eski yöneticileri olur.
Bugün kalabalıklar önünde konuşan insanlar, yıllar sonra hatırlanmayabilir.
Fakat bazı insanların yaptıkları iyilikler, isimleri bilinmese bile yaşamaya devam eder.
Bir öğretmen düşünün.
Ömrü boyunca küçük bir köy okulunda çalışmış olsun.
Büyük makamları olmamış.
Televizyonlara çıkmamış.
Adı gazetelerde yazılmamış.
Ama yetiştirdiği öğrencilerden biri doktor, biri mühendis, biri öğretmen olmuş.
Yıllar sonra o öğretmenin adı unutulsa bile verdiği emek toplumda yaşamaya devam eder.
Bir başka insan düşünün.
Kendi imkânlarıyla bir kütüphane kurmuş.
Belki kimse ona teşekkür etmemiş.
Ama o kütüphanede kitap okuyan bir çocuk, ileride önemli bir bilimsel çalışma gerçekleştirmiş.
Şimdi soralım:
Gerçek büyüklük hangisidir?
Bir makamda yıllarca oturmak mı?
Yoksa insanların hayatını değiştirecek kalıcı bir eser bırakmak mı?
Bizim cevabımız bellidir.
Makam sahibi olmak insana yetki verir. Fakat insanlara faydalı olmak, o yetkiye anlam kazandırır. - Geleceğin Liderlerini Bugünden Yetiştirmeliyiz
Toplumlar yalnızca mevcut liderlerinin kararlarıyla değil, gelecekte yetiştirecekleri insanların niteliğiyle de şekillenir.
Bu nedenle gençlere liderlik sorumluluğu kazandırmak stratejik bir zorunluluktur.
Fakat lider yetiştirmek, gençleri yalnızca konuşma yapmaya veya makam sahibi olmaya hazırlamak değildir.
Onlara araştırmayı öğretmektir.
Farklı görüşleri dinlemeyi öğretmektir.
Zor durumlarda doğru karar verebilme yeteneği kazandırmaktır.
Hatalarından ders çıkarabilmeyi öğretmektir.
Toplumun sorunlarına duyarlı olmayı öğretmektir.
En önemlisi de gücün bir ayrıcalık değil, sorumluluk olduğunu anlatmaktır.
Geleceğin liderleri yalnızca kendi topluluklarının sorunlarını bilen insanlar olmamalıdır.
Dünyayı anlayabilmeli, farklı kültürlerle iletişim kurabilmeli, hukuka bağlı kalabilmeli ve ortak çözümler üretebilmelidir.
Özellikle Balkanlar’da yaşayan gençler için çok dillilik, kültürler arası iletişim ve uluslararası iş birliği önemli fırsatlar sunmaktadır.
Bu fırsatları değerlendirecek bir eğitim ve liderlik anlayışı geliştirilmelidir.
Çünkü gelecek nesillere bırakabileceğimiz en değerli miraslardan biri, kendilerinden daha güçlü kurumlar ve daha geniş imkânlar devralmalarını sağlamaktır. - Bir Babanın Evladına Bırakacağı En Büyük Vasiyet
Bir baba düşünün.
Hayatının son yıllarında çocuklarını yanına çağırıyor.
Onlara büyük bir servet bırakamamış.
Gösterişli evleri yok.
Bankalarda büyük paraları bulunmuyor.
Ama yıllarca çalışmış, ailesini ayakta tutmuş, çocuklarını okutmuş ve onlara dürüst yaşamayı öğretmiş.
Evlatlarına şöyle sesleniyor:
“Size büyük bir servet bırakamadım. Fakat başınızı eğdirecek bir hayat da yaşamadım. Kimsenin hakkını yememeye çalıştım. Sizden tek isteğim, benden daha bilgili, daha adaletli ve daha faydalı insanlar olmanızdır.”
İşte milletlerin gelecek kuşaklara bırakması gereken vasiyet de buna benzer.
Bizden sonra gelecek nesillere yalnızca geçmişteki zaferlerimizi anlatan kitaplar bırakmak yeterli değildir.
Onlara iyi okullar bırakmalıyız.
Güçlü kurumlar bırakmalıyız.
Korunmuş bir kültürel miras bırakmalıyız.
Adalet duygusu güçlü bir toplum bırakmalıyız.
Ve her şeyden önemlisi, kendi geleceklerini özgürce kurabilecekleri imkânlar bırakmalıyız.
Çünkü gerçek vefa, geçmişi anmakla birlikte geleceğe karşı sorumluluk üstlenmektir. - Son Söz: Bizden Sonra Bir Işık Kalsın
Bir gün bizler de geçmiş olacağız.
Bugün konuştuğumuz meseleler başka insanların gündemine girecek.
Bugün yürüdüğümüz yolları başka çocuklar yürüyecek.
Bugün yaşadığımız şehirlerde yeni nesiller büyüyecek.
Belki ismimizi bilmeyecekler.
Belki fotoğraflarımızı tanımayacaklar.
Belki hangi zorluklarla mücadele ettiğimizi hiç öğrenmeyecekler.
Ama bir gün kendi dillerinde bir kitap okuyabiliyorlarsa…
Geçmişlerini özgürce araştırabiliyorlarsa…
Kültürlerini korkmadan yaşayabiliyorlarsa…
Hukuk önünde eşit vatandaşlar olarak hayatlarını sürdürebiliyorlarsa…
İyi bir eğitim alıp kendi geleceklerini kurabiliyorlarsa…
O zaman bizim verdiğimiz emeğin bir anlamı olmuş demektir.
Bizim idealimiz budur.
Biz tarihte yalnızca adımız geçsin diye yaşamak istemiyoruz.
Bizden sonra gelecek insanların hayatında bir iyilik, bir bilgi, bir eser, bir umut kalsın istiyoruz.
Çünkü millet sevgisi yalnızca büyük sözler söylemek değildir.
Millet sevgisi, bir çocuğun geleceği için emek vermektir.
Bir gencin umudunu korumaktır.
Bir yaşlının hatırasını dinlemektir.
Bir tarihî eseri kurtarmaktır.
Bir haksızlık karşısında doğruyu savunmaktır.
Bir toplumun ortak geleceği için fedakârlık yapmaktır.
Ve gerektiğinde herkes geri çekilirken sorumluluk alabilmektir.
Gerçek lider, iyi günlerde alkış toplayan değil, kötü günlerde insanların yükünü omuzlayandır.
Gerçek vatansever, geçmişin büyüklüğünü anlatmakla yetinmeyen, geleceğin daha iyi olması için çalışan insandır.
Gerçek hizmet insanı ise kendi adının yaşamasından önce, milletinin değerlerinin ve gelecek nesillerin yaşamasını düşünendir.
Türk milletinin rehberi tarihidir.
Ama bu rehber bize yalnızca nereden geldiğimizi göstermemelidir.
Nereye gitmemiz gerektiğini düşünmemize de yardımcı olmalıdır.
Bizler geçmişin mirasçılarıyız.
Fakat gelecek nesillerin de emanetçileriyiz.
Bu yüzden sorumluluğumuz yalnızca dünle sınırlı değildir.
Bugünü doğru yaşamak ve yarını daha iyi hazırlamak zorundayız.
Ve son bir söz…
Bir gün geriye dönüp hayatımıza baktığımızda, kaç kişinin bizi alkışladığını değil, kaç insanın hayatına faydalı olduğumuzu sorabilmeliyiz.
Kaç makam elde ettiğimizi değil, kaç kalıcı eser bıraktığımızı düşünmeliyiz.
Kaç insanın ismimizi bildiğini değil, bizden sonra kaç çocuğun daha iyi bir geleceğe kavuştuğunu önemsemeliyiz.
Çünkü biz bu dünyadan geçip gitmek için değil, bizden sonra gelenlere bir ışık bırakmak için mücadele ediyoruz.
Adımız unutulabilir, fakat iyiliğimiz unutulmasın.
Mezar taşlarımız aşınabilir, fakat bıraktığımız eserler yaşasın.
Sesimiz bir gün susabilir, fakat savunduğumuz adalet, ahlak, bilgi ve insanlık değerleri gelecek nesillerin vicdanında yaşamaya devam etsin.
Ve bizden sonra gelenler, kim olduğumuzu bilmeseler bile, bıraktığımız mirasa bakarak şunu söyleyebilsinler:
“Bizden önce yaşayan insanlar yalnızca kendileri için çalışmamış. Bizim de daha iyi bir geleceğimiz olsun diye emek vermişler.”
İşte o zaman görevimizi yerine getirmiş oluruz.
Çünkü bir milletin gerçek büyüklüğü, yalnızca geçmişte kurduğu devletlerle değil, geleceğe bıraktığı insanlık mirasıyla da ölçülür.
Ve tarih, en sonunda yalnızca büyük sözler söyleyenleri değil, büyük sorumluluklar üstlenip kalıcı eserler bırakabilenleri hatırlar.



